Yıldız Kenter

 

Nilgün Güresin: Profesyonel sanat hayatınıza 12 Aralık 1948’de Shakespeare’ın 12. Gecesi ile başlamıştınız.  Geçtiğimiz yıllarda ise  bir “ilk’e” imza attınız ve ülkemizin ilk Kültür Bakanı Sayın Talat Halman ile birlikte Ankara’da Türk Shakespeare’ini sundunuz. Bu proje nasıl gerçekleşti; Shakespeare nasıl oldu da Türkleşti?

Yıldız Kenter: Üç tane arka, arkaya sunum yaptık. Türk Shakespeare, Mevlana ve Çağlar Boyunca Türk Sanatı. Kolay olmadı. “Türk Shakespeare”, Talat Halman’ın yazdığı ve telkin etmeye çalıştığı bir şeydir aslında.

Shakespeare insanlarda ürküntü uyandırır zaman zaman, bilirsiniz. Bunu öğrencilerimden de duymuştum. Shakespeare’i okumamışlardır, bilmezler ama ondan adeta korkarlar. Tanımadan, okumadan, bilmeden, yalın karşı çıkmalar ve karar vermeler anlamsız oluyor. Ben ne olursa olsun büyük yazarları öğrencilerime sevdirmeye çalışırım. Üstelik de Shakespeare, tiyatrosunun adı gibi bir dünya yaratmıştır. O dünyada, çeşitli seviyede, dilde, renkte, ırktaki tüm insanların gerçekteki yansımaları vardır. Bir de akıl vardır; felsefe ve şiir vardır. Ustalık vardır. Bir Moliere’de öyle değil midir; ya da eski Yunan klasikleri? Bunları bir tiyatrocunun mutlaka tanıması gerekir.

NG: Sevse de, sevmese de mi?

YK: Gerçek tiyatro aşkı varsa, elbette. O zaman zaten sevecektir de. Ben de öğrenciyken matematikten hep ikmale kalır, sonra da 10 alarak geçerdim. Zira aklım müzikte, şiirde ve dansta idi. Matematiğin insan hayatında ve özellikle de sanatta ne kadar önemli olduğunu sonradan öğrendim.

NG: Sanattaki önemi nedir matematik bilgisinin?

YK: Ölçüdür.

Nasıl notalar matematik ise, dil de matematiktir. Çünkü bir metni deşifre ettiğiniz zaman, o deşifrede 1.sayfa ile 3. sayfa, 7. ve 25. sayfadaki duygusal ve fikirsel bağlantıların kurulması lazımdır.

Bir oyun hazırlarken de bütün bu hesapların göz önünde tutulması gerekir. Ve bütün bunları yaparken de, sanki hiç bir şey bilmiyormuş gibi davranılması beklenir.

NG: Nasıl yani?

YK: Tıpkı şöyle: Daha önce yaşamış olduğunuz bir olayı bazen tekrar, tekrar ve yeniden yaşayarak. Bunun heyecanını hissederek; olayı bir başkasına anlatırken, duygulanıp, ağlayarak, gülerek. Hatta belki içinizdeki öfkeyi yansıtarak.

NG: Bu yoğun duyguları yaşayabilmek için sanatçı mı olmak şarttır?

YK: Zaten herkes sanatçıdır. Aslında herkes ‘oyuncu’ doğar.

Hepimiz örneğin, ‘mış’ gibi yaparız. Ama sahnedeki oyunculuk ile, hayattaki oyunculuk farklıdır.

Hayatta iyi oyuncu olmak tabii ki insan yaşamında çok önemlidir. Aynen tiyatroda olduğu gibi, günlük hayatta da ölçünüz, kontrolünüz, dilinizi, sesinizi iyi kullanmanız, sözcüklerinizi doğru seçip, yerinde kullanmanız ve bedeninize sahip çıkmanız gerekir.  Tiyatro eğitimi ise bütün bunları daha sanatsal, daha hoşgörülü bir ortam içinde öğrenmenizi sağlar.

NG: Hepimiz ister, istemez hayatla iç içeyiz ancak tiyatro eğitimi alan bir insan kendisini daha iyi tanır, tepkilerini bilir ve gerektiğinde kontrol eder diye mi düşünmeliyiz diyorsunuz?

YK: Kesinlikle. Kuşkusuz her meslekte kendilerini kontrol edemeyenler var ama halkla yüzyüze gelenlerin daha dikkatli konuşmaları da şart herhalde. Tiyatroda önce kendini öğrenirsin; çünkü kendini öğrenememişsen, başkalarını da bilemezsin.

Bakıyorum da, birçok insan kendini bilmiyor, görmüyor. “Bunu niçin böyle yapıyorum; neden böyle düşünüyorum” diye sorgulamıyor. Çoğumuz kendimizi ne fizik ve ne de duygu, düşünce olarak tartmıyoruz.

NG: Çok ilginç bir noktaya parmak bastığınızı düşünüyorum Yıldız hanım: Kendini tanıma, farkında olma, farkındalık.

Yurtdışındaki yöneticilere “uyum eğitimleri” verdiğim günlerde, nasıl kişilerin güçlü-zayıf yanlarının analizleri yapılırsa, ülkeler bazında da bu karşılaştırmalı özeleştirileri yapardık.  Stereotipleri kırmak açısından çok yararlı olurdu.

Sayın Şakir Eczacıbaşı’nın da bir sözünü hiç unutmam: sanat önyargıları kırar…

(Bakınız NG Şakir Eczacıbaşı Söyleşisi)

Sizce sanat nedir? Ya tiyatro?

YK: Sanat başkaldırıdır. Sanat yoluyla “hayır” demesini bilen bir çabadır. “Güzel hayır” der, ama der. Buna da katlanmak, hatta teşvik etmek gerektir.

Tiyatroda ise sevginle, korkunla, kıskançlığınla, terbiyesizliğinle, yüceliğinle, cüceliğinle kendini tanırsın; başkalarından hiçbir farkın olmadığını görürsün.  Birisine “Aa, ne terbiyesiz! Ben asla böyle bir şey yapmam” demeden önce bir durup, düşünmeyi de öğrenirsin.

Tiyatronun bir diğer işlevi de, insanı insana tanıtırken, zaaflarını hoş göstermektir.

NG: Eğer kendinizi görebiliyorsanız tabii…

YK: Bütün kakalıkları kendinden red eden biriysen, zaten tiyatrocu da, oyuncu da olamazsın; tiyatroyu da sevemezsin.

NG: Bir tür “kişisel şeffaflık”tan da söz ediyoruz gibi geliyor…

Anneniz İngiliz’di. Acaba kendinize ve yaşama bu kadar derinden ve analitik bakışınızda, bir İngiliz annenin eğitim tarzı ve değerleri rol oynamış olabilir mi?

YK: Hem de çok etkisi oldu. İlk oyunculuk dersimi de ben annemden aldım.

Bizim evimizde din yoktu; annem İngiliz’di, babam Türk’tü. Babam dini iyi bilen bir insandı. Fakat evde bize öğretilen “vicdan” oldu; “vefa” oldu.

Annem harikulade Türkçesi ve o hoş aksanıyla bizi tatlı, tatlı sorguya çekerdi: “Bugün yalan söylediniz mi?” diye. Bize, kendi, kendimizi yakalamayı annem öğretti. Benim yargıçlarım çoktu; annem, abim… Yalanlarımızı temizlemek ise her zaman bize düşerdi. Bu gerçeği bilmenin bilinciyle büyüdük. Kendimizi yakalamak, acı çekmek ve utanmak duyguları verildi.

NG: Utanma duygusu öğrenilebiliyorsa, insanın kendine dönüp, kendini yakalayabilme yeteneği varsa, bir başka deyişle salt dürüstlük mümkünse, Türkiye toplumunda niçin bu hala bir olmazsa-olmaz ilke değil? Mesela, “Dürüst” olmadığı bangır, bangır afişe edilen siyasiler neden utanıp da, istifa etmezler?

YK: Size tamamen katılıyorum. Herkes yalnız savunmada…

Bir hata yaptınsa, kusurunu kabul et ve özür dile. Hakkımızı, sıramızı korumalıyız ama başkalarının hakkına saldırarak değil.

NG: Hani bir söz vardır: “İnsanları tanıdıkça, hayvanları daha çok seviyorum” diye… Hayvanlar da arkadaşlarımız, dostlarımız. Sanatta ki yerleri nedir sizce?

YK: Bence bütün hayvanların dünyası büyülüdür. Birçok bakımdan da bize benzerler. Ben çocukları ve hayvanları bir oyuncu olarak, çok gözlerim. Onlardan çok şey öğrenirim. Bazı insanlar kuşa benzerler; cık, cık kafalarını oynatırlar; bazıları kedi gibidirler.

Kleopatra’yı oynarken aktrisler herhalde kediyi çok düşünüyorlardı.

NG: Veya bir Jeanne d’Arc karakterindeki dişi panter paralelliği gibi…

Tiyatro bir moda mıdır; modası geçer mi?

YK: Geçer ama gene gelir. Tiyatro ölmez. Çünkü hayat bir tiyatrodur. Tiyatroyu biraz gerileten televizyon oldu. Televizyon oyunları çok daha kolay yazılır; çok daha soluksuz ve tabii ki çok daha fazla para getiren oyunlardır. Eline kalem-kağıt alan herkes, hepsi birbirinin aynısı olan, saçma, sapan dizi yazmaya başladı.

Tiyatroda “boyutlu insan” vardır. Öyle kartondan kesilmiş insanlar gibi değildir. Tiyatroda felsefe vardır; nedenlerin, niçinlerin cevabı aranır.

NG:  Peki şu “değişen Türkiye” sendromu seyirciyi nasıl etkiliyor; tiyatroya talep nasıl?

YK:  Her şey değişken, seyirci de. İstanbul’da ulaşım güç; trafik berbat. Türkiye’nin nüfusu 15 milyondan, neredeyse 75 milyona ulaştı. Doğru-dürüst bir kültür politikası yok. Devlet ve Şehir Tiyatroları sübvanse edildikleri için ucuza oyun sunabiliyorlar. Hâlbuki tiyatro pahalı bir sanatdır.

Sübvanse edilen bir başka konu daha var: parti propagandaları. Başbakan “En az 3 çocuk yapmalısınız” diyor; keşke o çocuklara bakabilsek. Ben çocuksever bir insanım; çok çocuklu ve yoksul olmamıza rağmen, mutlu bir ailede büyüdüm. Ancak bugün ciddi bir nüfus kontrolüne gitmemizde büyük yarar görüyorum. Sokaklar aç, çıplak, eğitimsiz 10.000’lerce çocukla dolu.

Ama şu geçtiğimiz seçim dönemlerini hatırlayalım: Politika bayrakları kirli çamaşır gibi sokakları kapatmıştı. Aracın içindesiniz, gidiyorsunuz; önünüze birdenbire üstünde koca kafa olan bayraklar çıkıyordu. Hangi bayrak, kime ait idi, farkında bile olmuyorduk. Kalabalığı yarıp, geçiyorduk. Bu kadar masrafa kaç çocuk okurdu, biliyor musunuz?

NG: Bayrağa bakarak oy verilmediği de seçim sonuçlarıyla görüldü. Ne biçim bir çevre kirliliği.

YK: Ve nasıl bir kafa? Ama hepsinin kafası da aynı demek ki! Niçin aralarında anlaşıp, bu kirliliğe, bu çarpık düşünce tarzına mani olmazlar ki? Biz sadece yasta birleşiyoruz galiba. Depremler gibi. Birleşip, bayraklara, afişlere giden o paraları toplayıp, bir çocuk derneğine verelim, hasta çocuklara yardım edelim de denilebilir. Bu tüm partilerin görevi haline gelmeli.

Bunları konuşurken bile rahatsız oluyorum.

NG: Seyirciden söz ediyorduk…

YK: Seyirci de değişti tabii; nasıl İstanbul değişti idiyse. Sokaklarda bir trafik pisliği var; yollar dar. Belki bir başka İstanbul yaratılması lazım; Paris’de olduğu gibi. Bu güzel kentin müstesna siluetini bozmamak ve doğaya hizmet edebilmek aslında hiçbir şey yapmamakla mümkündü.

NG: Türkçenin yanı sıra, İngilizce dilinde de pürüzsüz aksanınız ve artikülasyonunuzla bir sürü oyunda sahne aldınız.

Bir başka dilde sanat yaparken ne gibi duygular içinde olunur?

YK: Heyecanlı…

Ama ben asıl Türkçe sanat yaparken, çalışırken, oynarken coşarım. Gavur anama rağmen evde Türkçe dilinin sevgisini öğrendim; aynı çiçek sevgisini de O’ndan öğrendiğim gibi. Türkçenin ne kadar güzel bir dil olduğunu her gün biraz daha iyi anlıyorum. Öğrencilerime de her zaman, “Bu dildeki dinamizmi farkedin” diyorum.

NG: Yıllardır turnelere çıkarsınız. Anadolu’ya tiyatroyu götürdünüz; birçok köy, kasabada filmler çektiniz.

Sizi etkileyen anekdotlar mutlaka vardır…

YK: Turnelerimiz devam ediyor ama gittiğimiz yerler çoğunlukla ilçeler ve bazı kasabalardır; köylere daha çok keyif için gidebiliyoruz. Burada bir tek İzmir’in Bademler Köyünü ayrı tutacağım. Orada sık, sık film çekimleriniz de oldu.

NG: Bademler Köyünün nasıl bir ayrıcalığı var?

YK: Bademler, bence dünyanın en medeni köyüdür. Tiyatrosu olan, tiyatro yapan bir köydür. Sosyal demokratik bir tandans olarak İMECE’nin ne olduğunu çok iyi bilen, kavramış bir topluluktur. İnsanları uygar; gençlerin aşkları doğaldır. Büyükler de bu duyguyu anlar ve destek verirler.

Bu çok sevdiğim Alevi köyünde 2 film çevirdim: Rahmetli Atıf Yılmaz’la Pembe Kadın’ı ve bir de Fatma Bacı’yı. Köyü çok yakından tanıdım.

Diyelim ki 2 genç birbirini seviyor. Tüm köyde bunun farkında ama kimse açıklamaya cesaret edemiyor. Kocaman bir salıncak kurulur köy meydanı gibi bir yerlere. Kızı salıncağa bindirir, başlarlar sallamaya; bir taraftan da sorarlar “Söyle bakalım sevdiğin kim?” diye… Kız utanır ve başlar “Haahaahaa…” diye gülmeye… Bu salıncak faslı bir süre böyle devam eder. Sonunda, sallanmaktan yorulmuş ve  başı dönmüş genç kız “Halil İbraham..” der. Kızı indirir ve Halil İbrahim’in yanına götürürler.

NG: “Tiyatro yapan köy” sözünüzü şimdi daha iyi anlıyorum…

YK: Birbirine aşık 2 genci bir araya getirmek için bu ne kadar medeni, ne hoş bir usul değil mi sizce de?

NG: Ben de bu yöntemi hem çok yaratıcı ve hem de çok insancıl buldum. Bademler köyü aşk gerçeğini iyi kavramış belli ki!

YK: İnsan aşkı duymazsa yaşamamalı bence. Oranın insanları “aşkı”, tiyatroya duyuyorlar, zeytin ağaçlarına duyuyorlar, bostanlara, çiçekliklerine duyuyorlar.  Mutlu insanların köyü kısacası…

NG: Aşk üzerine sürüyle oyun sahnelediniz; oynadınız. “Hep Aşk Vardı” en tanınmışlarından. Zamansız, evrensel bir tema tabii ki… Yaşı da yok. İnsan her yaşta, yeniden aşık olabilir ki bu da mutluluktur aslında.

Değerli sanatçı Şükran Güngör ile 47 yıllık mutlu bir beraberliğiniz oldu. Dile kolay… Etrafıma bakıyorum da, o sanki hala burada, hala yanı başınızda…

Ya siz Sayın Kenter, mutluluğu siz nasıl tanımlarsınız?

YK: Mutluluk anlıktır. O anı sıkı, sıkı yakalamalıdır.

Aşk kadar “vefa” da benim için her zaman çok ama çok önemli olmuştur.

NG: Büfenin üzerinde duran şu çerçevede bir başka duayenin, kendisiyle de söyleşi yapma mutluluğuna eriştiğim Can Kıraç’ın, Şükran Güngör’ün ardından yazmış olduğu sevgi ve dostluk şiirinin son cümlesini burada okurlarla paylaşmaktan kendimi alamıyorum:

“Sevgili Şükran, Yıldız’ın bize emanettir…”

Bugünün tüketim toplumlarında vefadan bahsedilebilir mi, doğrusu pek emin değilim. Ölçümüz artık  “in” ve “out”…

Sinemaya geçelim… 3 kez Altın Portakal kazanmış olan bir tiyatro duayenisiniz.

Sinema ile tiyatro arasındaki fark nedir?

YK: Yönetmendir; kameradır; ışıktır.  Sinemada kameraya göre ve aynı zamanda da kocaman bir ekrana göre oynuyorsunuz. Ekranda 10 misli büyüyorsunuz. Buna rağmen tiyatrodaki oyunculuğun çok daha kısıtlanmışını sergiliyorsunuz.

Tiyatroda ise öyle değil; gözlerinize büyük makyaj, saçınıza topuzlar yapıyorsunuz.

Eski Yunan’a baksanıza: kotürler, maskeler, drapeli kostümler… Her şey büyük.

Oyuncu yeni bir kişiyi oynuyor; kendini büyütüyor ve kendisi küçücük kalıyor.

Sesini, hareketlerini de büyütüyor.

Sinemada gözünüzle bakıyorsunuz; başınızı hafifçe oynatıyorsunuz. Matematiğinizi çok iyi kullanıyorsunuz. Sinema çok daha matematik bir iş…

Yönetmen getiriyor, en duygulu sahnenin, en son anını çekiveriyor. Aradan 5 gün geçiyor; ona bağlantısı olan bir ön sahneyi çekecek. O matematiği çok iyi hesaplamanız, o duyguyu bir yerlerinizde saklamış olmanız lazım. Yapacağınız eklemeyi ona göre yapacaksınız.

Tiyatroda yarım dakikalık, en fazla 1 dakikalık soluk vardır. Bazen 2.5 saat devam eder. Başka bir nefes ve güç ister. Seyirci ile karşı, karşıyasınızdır.

NG: Birebir iletişim…

YK: Bundan daha güzel bir şey olamaz. Tiyatroyu cazip kılan da odur; seyircinin yaratıcı gücüdür, şayet varsa tabii. Sahnede yapılan her şeyi tamamlayan, bütün haline getiren de seyircidir.

Bir oyunun başarısında, yaratıcı gücü olan seyircinin çok katkısı vardır.

NG: Ya alkışlar…?

YK: Muhteşemdir. Her şeyi iki elin çıkardığı sesi duymak için yapıyoruz.

“Alkış bana vız gelir” falan gibi laflar bence anlamsızdır. Bana hiç vız gelmez.

Bu bir zaaf olabilir ama ben bu zaafı hayatım boyunca, elimden geldiğince güce çevirmeye çalıştım.

Büyük İngiliz oyuncu Michael Redgrave’in bu konuda önemli bir kitabı vardır: The Sound of 2 Hands Clapping – İki Elin Çıkardığı Ses.

NG: Alkışlar bir oyunu, bir oyuncuyu kutsar veya kutsamaz değil mi? Hani güçlü alkışlar vardır; salonları inletir; insanlar inanılmaz coşku içersindedirler. O müthiş enerjiyi siz içinizde mutlaka duyarsınız. Biz izleyiciler ise heyecanlanırız, ayağa fırlayıp, dakikalarca bravoları bağırdığımız olur.

YK: Öyledir. Alkışın gücü değişir. Bazen bir alkış olur; seni büyütür. Aynı oyuna, bir başka kez bir alkış olur “Hay Allah yahu, bir hata yaptım galiba; bugün coşku yoktu” diye düşünürsünüz.

Seyirciler toplanır, gelirler; birbirlerini de etkilerler. Bazen çok fıkır, fıkır bir oyunda son derece de durağan bir kitle vardır. “Yahu hiç kimseden ses gelmiyor” dersiniz. Sonunda bir alkış kopar, kıyamettir. Bazen de gülerler, gülerler, eğlenirler; cılız bir alkış gelir.

Bunlar bizim de hala çözemediğimiz durumlar.

NG:1959’da Kenter Tiyatrosu’nu kurdunuz. Ta o yıllarda, ne cesaret… Tiyatronun, sanat yapmanın dışında tabii bir de işletilmesi var.

YK: Orada çuvalladık işte…

NG: Estağfurullah Yıldız hanım ama merak ettim doğrusu bu büyük atılıma nasıl kalkışmış oluşunuzu…

Evimizde de konuşulduğunu hayal, meyal de olsa hatırlıyorum: tiyatroya finansman bulmak için koltuklar mı satışa çıkartılmıştı acaba?  Kenter Tiyatrosu’nda herkesin kendi özel bir tiyatro koltuğu falan olacaktı galiba.

YK: Doğru. Bu fikri bana, Amerika’daki bir örnekten yola çıkarak, Talat Halman vermişti. Herkes bana, “Türkiye’de bu yürümez” dedi. Bir süre gerçekten zorlandık ama sonra bir dostum beni Erol Simavi ile tanıştırdı. Hiç unutmam, konuşurken dudaklarım uçuklamıştı.  Ona koltuk projesini anlattım; beni uzun, uzun dinledi. Sonra adresimi istedi. Ertesi gün saat 4’de, Erol beyden 10 tane koltuk karşılığı 30.000 TL geldi.

NG: Bravo doğrusu. Kutlanacak bir jest ve yatırım yapmış. Erol Simavi’nin gönül zenginliğini ben de babamdan duymuştum.

YK: Bunun üzerine gittiğim her yere, “Erol Simavi 10 koltuk aldı” diyebilmenin gücünü de verdi bana.

Aslında çok sinir bozucuydu tabii. Kapı, kapı dolaş, “Bir tiyatro yaptırıyoruz ama paramız yok” diye anlat. Bir gün Şeker Sigorta’da o kadar sinirim bozulmuştu ki, anlatırken kahkahalarla gülmeye başlamıştım.

NG: Satış ve pazarlama olmadan olmuyor işte. Sonunda bu rüyayı gerçekleştirebildiniz ya…

YK: Bu bir aşk meselesiydi. Bir başkası yapamazdı. Tiyatroyu benim kadar sevmesi gerekirdi. Her gelen tiyatroda kendi işini yaptı, sonra da başka işler kurdu, gitti. Çünkü tiyatroya geldikleri zaman, çok başka bir çevreleri oluyordu; çoğu o çevreleri de kullandı.

NG: Eski günleri özlüyor musunuz?

YK: Eski günler özlenir; zira eski günlerde “gençlik” vardır. Elbette gençlik günlerinizde de acılar, pişmanlıklar yaşamışsınızdır; dizlerinizin üstüne çöktüğünüz zamanlar olmuştur; sürünmüşsünüzdür.

Ama ben hep şunu söylerim: Benim bütün hayatım çalışmakla geçti. O hale geldim ki, çalışmadığım zaman, utanıyorum. “Ben bugün n’aptım; ne okudum..?” diye kendi kendime baskı kuruyorum.  Benim mahallem kendimim.

NG: Türk tiyatrosu varlığını kime borçludur?

YK: Hiç şüphesiz Mustafa Kemal’e. 1936’da Musiki Muallim Mektebini çok sesli konservatuvara 0 dönüştürdü. Okuduğuma göre, Einstein’ın tavsiyesiyle Nazi Almanya’sının Yahudi göçünü, sanatçılarını, bilim adamlarını buraya yönlendirdi. Pretorius geldi; Carl Ebert geldi; Madam Adler, Bömler geldi. Herkes Türkiye’ye geldi.  Konservatuvardan bir “opera” çıktı; bir “tiyatro”; “bale” çıktı; “enstrümantisler” çıktı. Avrupa’ya giden dahi çocuklarımız oldu. Meslektaşlarının bazıları bir adım önünde, bazıları da bir adım gerisinde, ama hemen yanı başlarında yerlerini aldılar.

Bu ne demektir biliyor musunuz? Bu, Türk insanının ne kadar yetenekli olduğunu gösteren bir cetveldir, bir işarettir.

Atatürk ve İnönü’den sonraki idarecilerimiz bunu unuttular. Sanatçılarına sahip çıkmadılar. Maddi, manevi elvermezseniz, sanat yalnız kalır.  Hatta bazı idareciler bıyık altından gülüyorlar. Ben havaalanlarında VIP’den geçiyorum. Bu, Turgut Özal’ın Devlet Sanatçılarına sunduğu bir jest idi ve her seferinde ona dua ederim. Sonradan o kadar herkesi devlet sanatçısı yaptılar ki, bazılarını geri almak zorunda kaldılar. İnanılmaz saçmalıklar yapıldı Türkiye’de, maalesef.

Bir gün VIP’deyiz. Karşımda elinde tespihli, tombiş göbekli, bacakları kapanmayan biri,  “Gel bakalım büyük sanatçı, geç şöyle” diyor bana. Belki ben ondan yaşça da büyüğüm ama hitap şekli bu işte…

NG: Aklıma gelen bir hususu sizinle de paylaşayım. Değerli opera sanatçımız Leyla Gencer’i kaybettikten sonra tartışılan en önemli konu “külleri Boğaz’a dökülsün mü, dökülmesin mi” idi. Onu yücelterek, anmak yerine. Parklarımızı yaşayan büyük sanatçılarımızın heykelleri ile süslesek. Ne müthiş bir “vefa” olurdu bu.

YK: Küçücük ve kişisel nedenlerden ve bazı inançlardan dolayı yapılmıyor. Halbuki sanat her türlü inancın üstündedir.

NG: İnanç ve bilim nerede buluşabilir?

YK: Benim inancım Allah’la benim aramdadır. Benim Allah’ımı ben tanırım; kimse benim Allah’ıma karışamaz. İnancımla, düşüncem bazı yerlerde buluşur ama bazı yerlerde de buluşmayabilir.

NG: Bazı kadınlarımızın örtünme isteğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

YK: Anlamıyorum. Önceleri bazı kadınlar örtünürlerdi ama başlarında simge tarzı bir şey yoktu. Bugün bunu çok rahatsız edici buluyorum. Yoksa ben eşarbı hem iyi bilirim, hem de bayılırım. Anadolu başlarını da çok severim. Ama onlar şıktır ve saçlar görünür. Saç kadının güzelliğidir.

Türbanlıların hemen hepsi bol makyajlı geziyor; belini, göğüslerini çıkartacak biçimde sıkıp, kalçalarını iyice belli ediyorlar. Zaten istese de, istemese de benim düş gücümü engelleyemiyor. Ben size baktığım zaman sizi çırıl, çıplak görüyorum. Siz de beni görüyorsunuz.

Düşümden ve düşüncemden, Allah’tan ki gümrük ve vergi alınmıyor.

Çok özel söyleşi için çok teşekkür ederim Sayın Yıldız Kenter.

Bir Yorum Yazın