Münir Göker

Bedia’da yazmak istediklerim…

Bedia benim için bir mitosdur. Çünkü o, İstanbul burjuvazisinin artık kaybolan son temsilcisi idi.Yalıda keman çalardı. Kırmızı ışıkta dururdu. Sait Faik okurdu. Biraz Fransızca bilirdi. Tam bir saraylı… Gazi’nin Dolmabahçe’deki cenaze töreninde gözyaşlarını gösterirdi. Birlikte hüzünlenirdik. Artık o nesil kayboldu. İstanbul köylüleşti. O da ( annem- Bedia) aşk ve romans uğruna ,”Ben sana mecburum” diyerek yakışıklı babamın peşinden Giresun’a gitti. Yani kemandan kemençeye.
Bu aslında Atatürk ve İnönü’den sonra ülkemizde çok sesliliğin, tek sesliliğe dönüşmesi de idi. Medyada bu böyle; siyasette böyle; yazar çizer takmında böyle; sermayedarlarda böyle; müzik ve Recep İvedik TV’lerinde böyle. Hangisini söylesem bilmem ki?
Bu web sitesini kuran sevgili dostum Nilgün Güresin’in babası rahmetli gazeteci Ecvet Güresin’i, İnönü’nün yanında düşünüyorum. İki asil insan kol, kola. Giyimleri, kuşamları, bilgileri ve görgüleri ile katıksız çağdaş bir  Atatürk kuşağı. Nereye kayboldular bu güzel insanlar? Yaşar Kemal’in deyişiyle, “Bembeyaz atlara binerek gittiler”…

Şimdilerde öyle mi? Bir de bakanlarla sürekli seyahatte olan uçaklardaki şu yalaka medyaya bakın. Herşeyimiz ama her şeyimiz erozyona uğradı. Ortalığı post modern havalarda sarışın perçemli hanımlar kapladı. Bunların doğru dürüst Türkçe bile bilmeden yazdıkları ne olduğu belirsiz kitaplar su gibi önlerine akan sermayeler sayesinde yüzbinler satıyor. Köşelerinde hergün Virginia Wolf ayaklarında bence seviyesiz  yazılar yazıyorlar. Ve bunlar, ortada duran müslüman demokrat insanları da karşı tarafa itiyorlar. Bu açık, saçık yazıları okuyan bir aklı başında müslüman demokrat gördünüz mü? Aksine, “İşte bütün laikler zaten böyledir” deyip karşı tarafı tercih ediyorlar.  Haksızlar mı?

İşte ben Bedia’da bu çürümenin, bu erozyonun, bu çok seslilikten, tek sesliliğe gitmenin romanını yazdım. Bizler, yani Cumhuriyetçiler savaşı kaybettik. Bunun farkındayım.Yeter ki iş ve olay kemençe de kalsın. Kemençe şöyle veya böyle, armonisi olmayan ama melodisi , heyecanı olan bir çalgı. Korkuyorum, kemençe de gidip yerine sadece tekbirler gelecek diye.
Annem Bedia bu yalnızlığında iyi yürekli deve sığınmıştı. O “İyi Yürekli Dev” Marquez’in romanlarındaki kurtarıcıdır. Ancak Dev sevgiye duvar olamadı. Annemin aşkını kavrıyamadı. Babam her şeye rağmen sahiplendi annemi. Orijini kemençe idi. Ne yapsın?

1965′ lerde annemin, babamı zorla Büyük Kulüp’e götürüp ( C’ercle d’Orient) Gardel ve Piazzola müziğinde tango yaptıklarını hatırlıyorum. Şimdi orada bile arabesk şarkıcılar baştacı.

Ne kaldı bozulmayan?
Atilla İlhan ne güzel söyemiş:
“Sevmek insanın yüreği kadar küçükse büyüğünü taşıyamazsın
Yalnızlığı da dene ister istemez…Nasıl yankılanır derinden derine
İyi midir, kötü mü, çıkaramazsın.
Evet olay bu. Bu toplum, bu insanlar, sevgililerimiz, eşlerimiz, şu veya bu şekilde bizim gibi insanlarını yüreğini taşıyamadı. O nedenle yalnız kaldık bütün çağdaşlar gibi. BEDİA GİBİ…

  1. 4-16-2013

    Sözüm Münir Göker’e
    Bu kitabın ön ve arka kapak ;desen ve yazısını ; bir kitabın “albenisi” ve de”gizemi” ni düşünürek yaptım ;
    son anda , benden habersiz arka kapak yazısına ; yazar olarak Ray-Ben gözlüklü fotoğrafını koyan dostum ;
    eğer kitabı sevmişsek , düşleyeceğimiz yazar imgesisini yıkmış oldu . Benim günahım yok!

Bir Yorum Yazın