Düşünmenin suç sayıldığı bir ülkenin vatandaşıysanız, yandınız demektir. Kanada’nın Toronto kentinde üniversite öğrencisi olduğum yıllarda Sovyet rejiminden kaçıp, kendini kurtarmış, Ukraynalı, Litvanyalı, Estonyalı bir çok arkadaşım vardı.  Sürekli memleket özlemi içindeydiler. Ben yaz tatillerinde koşarak İstanbul’a gelebilirken onlar beni hüzün ve kıskançlıkla uğurlarlardı. Baskı ortamının ne demek olduğunu onların gözlerinde görürdüm.  Derlerdi ki,  “Gününüz, geceniz ve de geleceğiniz onun, bunun iki dudağı arasındadır”.

22 yıl ülkemi yurtdışında temsil ettim.  Onu sık, sık savunmak, onun namına kavga etmek zorunda bile kaldım. Her ne kadar, “Siz benim ülkemi yanlış tanıyorsunuz hanımlar, beyler; benim ülkem demokratiktir; bizde de düşünce ve düşündüğünü söyleme özgürlüğü vardır. Ben bir gazeteci kızıyım; biliyorum. Önyargılı olan sizlersiniz” diyerek ötekilere kızsam ve öfkelensem de, bu bir şeyi değiştiremedi. Bana asla inanmadılar.  Zira değişmeyen hep ve daima biz olduk.  Ekonomik olarak çok yol aldık, bu doğru; ama kafa olarak ilkel kaldık. Bu çok sevdiğiniz, taptığınız, hatta bütün gemileri batırarak tekrar ona döndüğünüz ülkenizde 2012 yılında konu ne olursa olsun, düşündüğünü açıkça söylemek hala suç. En son örnek ise Fazıl Say.

Paris’te yaşarken yine eski Demirperde Ülkelerinden birinin mensubu olan bir dostum bana, “Tarihini değiştirebilirsin ama coğrafyanı asla” demişti. Haklıymış.

Bir Yorum Yazın