Yaşar Nuri Öztürk

Nilgün Güresin: Sayın Hocam bizleri “Allah” adına kimler, nasıl aldatıyorlar?

Yaşar Nuri Öztürk:   ‘Türkiye’yi Kemiren İhanet: Allah ile Aldatmak” adlı eserim asırlarca sürmüş olan ve hâlâ bugün, günümüzde devam edegelen, Batı’nın, İslam dinini emperyalist bir siyaset aracı olarak kullanmasına ve bunun Türkiye’de yapmakta olduğu olduğu tahribata karşılık olarak yazıldı.  Türkiye ve din üzerinde oynanmak istenen oyunları deşifre etmek istedim.

NG: Ne gibi oyunlardır bunlar?

YNÖ: Bu oyunda Batı’nın olduğu kadar, onlara boyun eğmeyi kabullenen siyasetçilerimizin de büyük payı var. Türkiye’de sosyal devlet mekanizmasını çökmenin eşiğine getiren nedenlerin başında siyasetçilerin dokunulmaz, eleştirilmez bir tahakküm teolojisi oluşturmaları gelmektedir. Allah ile aldatmak, dini, çıkar, baskı, koltuk, egemenlik aracı yaparak kullanan bir sanayi kolu olmuştur. Bugünkü iktidar ise bu yıkıcı sebebin saltanat dönemini temsil etmektedir. İşte ben bu kitabı  Türkiye’nin sürüklenmekte olduğu felakete dikkati çekmek ve insanları uyandırmak için yazdım; özellikle de şu 3 sınıf aymazı uyandırmak için: 1.Siyasetçiler  2.Aydınlar  3.İş Adamları.

NG: “Allah ile Aldatmak” Nisan 2008’den bugüne 40. baskısını yaptı. “Kuran’ın Yorum Katılmamış İlk Türkçe Çevirisi’ni de siz yaptınız ve bu eseriniz 1993-2003 yılları arasında 126 baskı yaparak, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çok baskı yapan kitabı oldu. Buna rağmen sizin eserlerinizi hâlâ okumamış olanlar var mıdır?

YNÖ: Benim eserlerimi en az okuyanlar ne yazık ki önce siyasiler ve aydınlar, sonra da iş adamlarıdır. Ben, bilindiği gibi, haram kazanca ve kamu mallarının talanına düşman, buna savaş açmış bir adamım. Dolayısıyla, ‘din’ ve  ‘Allah’ adına halkın sırtından nasıl geçinildiğini halkımız da açıkça görsün, duysun istedim. Bunun peşini bırakmaya da niyetim yok.

Türkiye üzerine oynanan oyunların başında ‘riya’yı kurumsallaştırarak, tüm değerleri yok etmek gelir. Kitabımda, Türkiye’de artık âdeta müesseseleşmiş olan ‘riya’nın ülkeyi ne boyutlara taşıdığını vurgulamak istedim.

NG: Sayın Öztürk, ‘riya’ meselesinin üzerinde biraz daha durmak istiyorum.

İslam’daki ‘riya’, kitabınızın en önemli mesajlarından birini oluşturuyor. Bu konuda sarsıcı ve düşündürücü çeşitli örnekler de veriyorsunuz.  Zeki Yamanî’nin kendi ülkesindeki özellikle kadınların durumu ile tam tamına tezat yaşadığını, kendi kızının düğünü için 30 bin altın işlemeli bardağın seferber edildiğini, konukların dünyanın orasından-burasından 17 özel jet uçağıyla düğüne taşındığını anlatıyorsunuz. Bir başka örnekte ise 3 karısı ve 8 oğlu olan ancak kızlarının sayılarının tam olarak bilinmediği,  müteveffa Suudi Arabistan Kralı Fahd’ın sahibi olduğu ve öldükten sonra geride bıraktığı uçsuz bucaksız servetten  bahsederken de Allah ile aldatmanın Haçlı engizisyon icraatı olmaktan çıkıp, şampiyon Müslüman icraatı haline geldiğini söylüyorsunuz.

Bu akıl, almaz servetlerin nasıl oluştuğu ve nasıl harcandığı bir tarafa, konu dinimiz açısından ele alınınca aklıma ister istemez şu geliyor: Hz. Muhammet’in içinden geldiği Arap ve Müslüman dünyası nasıl bir süreçte bugünkü ‘riya’ konumuna dönüştü? Riya neden Müslüman dünyasının bahtını karartmaya devam ediyor?

YNÖ: Hz. Peygamber’in en büyük mucizesi en berbat Bedevi kitleyi düzeltmek ve medenileştirmeye çalışmak oldu ve bunu da başardı. Ancak yüzyıllar boyunca ardı ardına gelen hanedanlar sayesinde riya saltanatlaştırıldı, kurumsallaştırıldı. Bir toplumda riyakârlık, üçkağıtçılık, haram kazanç mefhumları yerleşmişse, meşrulaştırılmışsa  tüm değerler yok olur. Kutsal kitap Kur’an der ki: Eğer şirke bulaşırsan, yapıp ettiklerinin hepsi yok olur. 6.5 asırlık, sınırları Balkanlar’dan Arabistan’a uzanan Osmanlı İmparatorluğu’nda 15.000 cami vardı; bugün Türkiye’de 130.000’e yakın cami var! Bunlar nasıl ödeniyor, sorarım size? Bu ülkenin bütçesinden ve fakir halkın rızkından değil mi?

Türkiye’de bütün İslam dünyasındaki toplamın kaç misli cami olduğunu kaç kişi söylemeye cesaret edebiliyor? Bir tarafta din siyaseti ve ticareti, diğer tarafta toplumda hırsızlık, arsızlık ve canilik almış yürümüş durumda. Türkiye’deki hırsızlıklara bir bakın: Yeşil sermayeyi göreceksiniz. İşte Deniz Feneri vurgunu, Mercümek olayı, gurbetçilerin paralarını gasp eden Yimpaş.

Hz. Muhammet ne güzel söylemiş: Bir adamın namazı, niyazı sizi aldatmasın. O adamın para ile olan ilişkisine bakın; kadrolarına bakın. Ben de diyorum ki bir bakın bakalım, neler göreceksiniz. Ben de diyorum ki yazıklar olsun bu namaz kılanlara. Buna esasında inkâr denir. Üstelik hepimizin gözleri önünde Allah ile aldatma talanının öncülüğünü Devlet yapıyor. İslamiyet’te din sınıfı yoktur; namaz kıldırana para ödemek yoktur; İslam bunları yasaklamıştır. Amma bakınız ki Türkiye’de 2 katrilyon harcamanın yapıldığı bir din sektörü var. Bu saltanat değil de nedir, riya değil de nedir?

Riyakârlığın Türkiye’de maskesini düşüren tek lider Mustafa Kemal Atatürk olmuştur. İslam dünyasının son yüzyılda en samimi ve güven verici İslamî yaşam, gelişim ve oluşumları, Mustafa Kemal Atatürk’ün vücut verdiği zihniyetin ürünü olarak Cumhuriyet Türkiye’sinde gerçekleşmiş. Atatürk mirasından geriye gidiş, İslam’ın gerçek anlam ve yaşantısından da bir geriye gidiş olmuştur.

NG: Peki Sayın Öztürk, halk bu riyayı niçin kabulleniyor?

YNÖ: Gazi Mustafa Kemal’in dediği gibi: “Hak olan Kur’an, haksızlığı kabule vasıta yapıldı”. Kitabımda da sıkça değiniyorum. Hiçbir kitle aldatılmak istemeden aldatılamaz. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı zorluklara göğüs gererek, 3 kuruşa muhtaç olarak kazandı. Dine farklı bir yaklaşım ve toplumda dirayet, bir tek Atatürk döneminde gerçekleşti. Gazi, İslam dinini Elmalılı’nın tefsiri olarak yorumladı; parasını da kendisi verdi. Türkiye’de bugün halk kim besmeleyi çekiyorsa, kim bir çuval kömür, buzdolabı veriyorsa, ona teslim oluyor. Ciddi bir yozlaşma var. Biliyor musunuz ki ben Beykoz’da evimin tapusunu alırken bana: “Burada dindar geçinen yüzlerce ev sahibi var ama siz tapusu olan 15 kişiden birisiniz” dediler. Türkiye’deki bu sosyal kokuşmuşluk, vurdumduymazlık toplumu da mutsuz ediyor aslında.

Ben Türk halkının yıllardan beri ilk defa bu kadar mutsuz, umutsuz ve karamsar olduğunu görüyorum; araştırmalar da bunu doğruluyor. Siz bakmayın söylenenlere; ekonomi yine duraklamaya girdi. Firavun, Karun ruhlu kadrolar Atatürk’ün kurduğu demiryollarını yaymak yerine, oy uğruna, maddi çıkarlar uğruna karayollarına yatırımlar yaptılar; en nadide sahiller yıllarca kömür depolarıyla doluydu. İktidarlar, saltanatı meşrulaştırdı. Bu ülkenin halkına yaptıkları kötülükler kelimelerle ifade edilemez. Halk da maalesef bunlara alıştı, kabullendi, hesap sormadı, işin kolayına kaçtı.

Türkiye bugün Kurtuluş Savaşı öncesi şartlarına girmiş bulunuyor. Bir sürü borç, dinin kullanılması, kamplaşmalar, aslında o günleri bile aratıyor.

NG: Çok karamsarsınız; peki bu felaket nasıl düzelecek?

YNÖ:  Ben hiçbir siyasî kadronun üzerimizdeki bu kara felaketi düzeltebileceğine inanmıyorum. Tabii ki bunun ağır bir bedeli olacak, bu fatura Türk halkına çıkacak.

Kur’an’da “akıl” tavsiye edilir; aklınızı işletin der, Kutsal Kitabımız. Bu halk akla ihanet etti; edenleri de üstelik baş tacı etti. İşte buyurun, Allah da ceza veriyor. İşte örnek: Irak, fert başına millî geliri 30.000 Dolar olan bir ülkeydi. Bir de bugünkü haline bakın! Şu Irak savaşının dünyaya çıkardığı faturaya bakınız, katrilyon liralar. Türkiye’nin de ceza faturası çok yüksek ama bu halk bu beleşçiliği, bu nemelazımcılığı sürdürdüğü müddetçe bu ülkede refah olmaz. Sivas’ta, Madımak’ta onca kişiyi cayır cayır yakan bir halkın, öyle bir zihniyetin el açmaya hakkı yok, dua etmeye bile hakkı yok. Kendine ait olmayan her şeye el koyuyor, alın işte ormanlarımız. Başka ülkeler ormanlarının üzerine titrerken, korumaya alırken, Türkiye parselliyor, satıyor. Dindarlık Allah ile insan arasında olan bir değerdir. Allah’ı kullanarak aldatmak değil.

NG: Bütün bu felaketlerin arkasında hep dış güçler mi var sizce? Herkes Türkiye’ye düşman mı?

YNÖ: Misyon büyükse düşman da büyük olur. O büyük misyonun düşmanları bunu İslam’la Hıristiyanlığın doğal çatışması olarak yorumluyorlar. Devrin ABD Cumhurbaşkanı Clinton 1999’da Türkiye’ye geldiğinde ne demişti: “Önümüzdeki yüzyılın kaderini Türkiye tayin edecektir”. Şimdi ne görüyoruz, Büyük Orta Doğu Projesi. Hepsi bu büyük oyunun parçaları.

NG: Peki bu oyunun sonu Türkiye’nin İran gibi olması, şeriat mıdır?

YNÖ: Ben burada ciddi bir çelişki görüyorum. İran aslında, beni de Türkiye’ye benzetecekler diye korkuyor. İran’da ki tesettüre “hicap” denir. Zaten saçlar görünmeyecek diye bir zorunluluk da yoktur. Bu rahibe kıyafetide zaten Hz. İsa’nın inanç arkadaşlarından olan St. Paul’un icadı olarak bilinir. İran diyor ki, Türkiye Müslüman bir ülkedir ama dışarıdan yönetilmektedir. Örtünme meselesi dinin dışına itilmiş, siyasal bir simge haline getirilmiştir. Türkiye,  Amerika ve Brüksel ne derse onu yapmaktadır. Petrolü de yok; bana bu rejim bulaştırılmasın diyor İran.

Aslında pratiğe bakarsanız 130.000 camisiyle, din sektörüne harcanan 2 katrilyondan fazla TL ile Türkiye İran’dan daha fazla bir din devleti; sadece adı konmamış. Türkiye’deki siyasal kadrolaşma Hıristiyanlıktaki ruhban sistemine dönüştü. İran Cumhurbaşkanı Hatemî bile İslam dünyasının geleceği laikliktedir derken. Türkiye İran olamaz; ne parası var ve ne de petrolü. Ayrıca İran, İran’dan yönetiliyor.

Bu ülke bir tek Atatürk zamanında din ile çağdaşlığı birleştirebildi. Maalesef İsmet İnönü de çağdaşlık ilkesini tam olarak devam ettiremedi; Amerika öyle istedi diye, komünizm korkusuyla “Batıcılık” kavramını getirdi. Değerli eğitimci Hasan Âli Yücel’i kızağa aldı; Köy Enstitüleri’ni kapattırdı. Politika aklın önüne geçti. Kur’an ne der: “Aklın prangalarını kıracaksınız”. Akıl komutan olmazsa iflah etmezsiniz. Ama Kur’an’ın kapakları dışında da İslam olmaz. Bunun aksini söyleyenin dini olmaz.

NG: O halde İslamiyet’te bir reform, bir yeniden yapılanma, güncelleşme asla olası değil?

YNÖ: Hazreti Peygamberimiz ‘yeniden yapılanmaya’ her zaman açıktı. Buna şimdi Ankara’da ‘reform’ diyenler var; Batı’dan ithal edilmiş kelimeleri kullanma hevesi olmalı, ben pek hoşlanmıyorum. Hazreti Peygamber’in, O’nun en büyük mucizesi, en berbat kitleyi düzeltmekti. Yeniden yapılanma, yani ‘tecdit’ tâbiri Peygamberimizin yeniden yapılandırma talimatıdır. Kur’an’ın Bakara Suresi 104. ayetinde kitlelerin raiyeleşmesi (Raiye: Hayvan Sürüsü) yasaklanmıştır. Peygamberimiz öyle emretmişlerdir. Ancak Kur’an’ın kapakları dışında İslam olmaz. Kur’an’ın temel ibadeti düşünmektir.

NG: Sizin laiklik tarifiniz nedir?

YNÖ: Duyuyoruz, okuyoruz. Siyasî kadrolar ne diyor: Devlet laik olur; fert laik olmaz! Halbuki Kur’an’ın taleplerinden biridir laiklik. Peygamberimiz de laik idi. Ruhban sınıfının topluma egemen olmasını önleyen de laikliktir. Ben iliklerine kadar laik ve Müslüman bir adamım. Yaşayan Türkçe’yle, noktasına, virgülüne dokunmadan Türk milletine Kur’an’ı okutan kişiyim. Okuyanlar bilirler.

Benim düşünceme göre Müslümanların, laikler/ inanmışlar şeklinde bir ayırıma tâbi tutulmaları siyasal İslam’ın bir icadıdır. İnsan aynı zamanda Müslüman ve laik olabilir. Laik ve Müslüman olmak ayrı ayrı iki madalyon değil, bir madalyonun iki yüzüdür.

NG: Kur’an okullarda da okutulmalı mı?

YNÖ: Türkçesi okutulmalıdır. Sınıfların seviyesine göre metinler geliştirilebilir. Ama bunu felsefe öğretmenleri yapmalıdırlar, onlar yorumlamalıdırlar. Böylece herkes Kur’an’ı okuyup, anlayabilir. Zira ortalıkta şeytanın orduları, hizipleri vardır.

NG: Benim çocukluk yıllarımda ezan, hoparlörle bağıra, bağıra yayını yapılan bir gösteri, bir reklam amacını taşımıyordu. Bugün bu gürültülü yayın biçimi hakkında ne düşünüyorsunuz? Ezan Türkçe okunamaz mı?

YNÖ: Türkçe okunamaz zira ezan bir paroladır. Parolalar tercüme edilemez. Ezanın tek amacı namaz vaktinin geldiğini, hangi ülkede olursanız olun, haber vermektir. Ancak ezan sesini bugünkü gibi âdeta ticarileştirmek, bir reklam amacı gibi kullanmak İslam’da tabii ki yasaktır. Ezan mutlaka insan sesiyle, güzel insan sesiyle okunmalıdır. Bugün yapıldığı gibi araç sokamazsınız; bu İslam’a tamamen aykırıdır. Ama bugün namaz kıldırana da para verilmektedir ki bu da yasaktır. Dindarlık Allah’la insan arasında bir değerdir. Bugün din, ticarî bir meta haline dönüştürülmüştür.

NG: Siyasete atılmaya niçin ve ne zaman karar verdiniz?

YNÖ: 11 Eylül 2000’de New York Dünya Ticaret Merkezleri’nin bir anda yok edilerek, bir sürü insanın katledilmesi beni siyasete itti. Ortadoğu’da ve özellikle din konusunda büyük olayların çıkacağını tahmin ettim, Türkiye’ye uzantısı olacak olaylar.

Türkiye’de İslam’ı en iyi bilen kişilerden biriyim; 14 dünya üniversitesinde tez dersleri verdim; ilahiyatçıyım, hukukçuyum ve felsefe akademisyeniyim, yazarım. İslamiyet hakkında 60’a yakın kitabım var. “Kur’an’ın Yorum Katılmamış İlk Türkçe Çevirisi’ni ben yaptım. “Kur’an’daki İslam” adlı eser İslam’da “Kur’an’a Dönüş Hareketi’nin öncü kitaplarından biri olarak kabul edilmektedir.

Müslüman olsun olmasın, birçok insanın İslam’la bağdaştırdığı korkuların çoğunun Kur’an’a ait olmadığını ve insanlar tarafından eklendiğini; diğer dinlerin ve inanışların da tanrısal bir gerçek olduğunu savunurum. İslam dünyasında kansız ve İslam’la uyum içinde bir demokrasi yaratılabilir. İşte bu birikimleri siyasette kullanmaya karar verdim. Halkın Yükseliş Hareketi’ni bu nedenle 2005 yılında siyasal partiye dönüştürmeye karar verdim.

NG: “Kur’an’daki İslam” bir opus magnum idi. “Allah ile Aldatmak” bir uyarı mı?

YNÖ: 6500 sayfalık bir havuzdan bahsediyoruz. “Allah ile Aldatmak” bu havuzun ilk eseridir. Bunu takiben hayatımdaki en önemli eserlerimden biri diyebileceğim “Türk Bağımsızlık ve Aydınlanma Savaşı’nın Kur’anî Boyutları” gelecek. Sonraki önemli ürün ise “Yakın Tarihimizde Molla-Papaz İşbirliği’ni konu eden eser olacaktır. Havuzun ana eseri (masterpiece) ise büyük olasılıkla 3 ciltlik “Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İslam ve İslam Dünyası”. Bu ana eserin tüm dünyada gündeme oturmasını ve uyanışlara neden olmasını bekliyorum.

NG: “Atatürk, İslam ve İslam Dünyası” adlı eserin diğerlerinden en önemli farkı ne olacak?  “Atatürk aydınlanması” siyasal İslam’ın panzehiridir diyebilir miyiz?

YNÖ: Evet, zira Atatürk’ün gerçekleştirmiş olduğu esas büyük devrim aydınlanmadır. Mustafa Kemal aydınlanma devriminin bu ülkeye armağan ettiği ışıktır. O, tüm Müslümanların prangalarını kırmıştır; aklın önemini göstermiştir. Kurtuluş Savaşı’nın savaş, tarih ve coğrafya kısmından bile önemlidir aydınlanma devrimi. Türkiye’deki yıkıma karşı gelebilecek tek güç, tek değer Mustafa Kemal Atatürk mirasıdır.

Ben, kimliğinde 2 büyük anti-emperyalist değer taşıyan, biri Anadolu Hümanizmi ve diğeri de Atatürk aydınlanmasının Türkiye’yi kurtarabilecek tek devrim olduğunu düşünüyorum. İşte siyasal İslam’ın panzehiri de budur. Batı emperyalizmin Türkiye’yi yıkmak için oynadığı oyunun karşı stratejisidir. “Allah ile Aldatmak” kitabını tüm siyasetçilerin okuması gerek. Eski Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer’in dediği gibi, bu kitap “Cumhuriyet’in manevi manifestosu’dur”.

NG: Sohbetimizi “Allah ile Aldatmak” adlı eserde Mustafa Kemal Atatürk’ten sunulan bir deyişle bitirelim istiyorum:

“Dünyanın yarısını her zaman ve dünyanın hepsini bir zaman aldatmak mümkündür; fakat bütün dünyayı her zaman aldatmak mümkün değildir.”

Teşekkür ederim Sayın Prof. Öztürk.

 

Bir Yorum Yazın