Ömer Faruk Harman

Türkiye’deki din olgusunu irdelemeye karar verince, konuyu en iyi bilenlerden, dini en iyi yorumlayanlardan olduğuna ve düşüncelerini de bizlerle en tarafsız biçimde paylaşacağına inandığım ilahiyat profesörü, değerli Dinler Tarihi hocam, Prof. Dr. Ömer Faruk Harman‘ı “Söyleşi Konuğum” olarak davet ettim. Lafı uzatmak istemiyorum. Buyurun söyleşiye…
Nilgün Güresin: Önce, 2006 yılında yayınlanmış olan “Polemik Değil, Diyalog” adlı kitabınıza değinelim istiyorum.

Herkes sürekli diyalogdan yana olduğunu söyler, durur ama ortalıkta daha çok polemik var. Diyalog kavramından ne anlıyoruz, ne anlamalıyız ?
Deneyimli bir ilahiyatçı olarak sizce dinler arası diyalog mümkün müdür? Mümkün değilse, neden? Mümkün ise, niçin bir türlü gerçekleşemiyor?

Ömer Faruk Harman: Günümüzde gerçekten en çok konuşulan konulardan biri bu diyalog meselesi. Özellikle Batı dünyasında 1962-65 yılları arasında toplanan 2. Vatikan Konsülü sonrasında Katolik dünyası diyaloga öncelik tanıdı ve Katolik Kilisesi’nin ilmihal kitabında dedi ki: “Batı dünyası hiristiyanlığı yaymaya ‘misyonerlik’ derdi. Halbuki misyonerlik, tarih içersinde emperyalizm, kolonizasyon gibi farklı kavramları da çağrıştırdı. Misyonerlik tabirini dolayısıyla artık bırakalım ve onun yerine ‘evanjalizasyon’, yani İsa Mesih’in İncil’ini yayma, İncil’i bütün dünyaya, bütün insanlara duyurması olarak dillendirelim. İncil’i yayma eyleminde en elverişli yol ise kuşkusuz diyalogdur”.

NG: Bahsettiğiniz diyalog çağrısı İncil’i yayma bağlamında.

ÖFH: Elbette. Amaç hiristiyan olmayanları, karşı taraftakileri hiristiyan yapmak.  Katolik Kilisesi hiristiyanlığı yaymak için en iyi yolun diyalog olduğunu söyledi.  “Catéchisme de l’Eglise Catholique” adlı 90’lı yıllarda yayınlanan yukarıda değindiğim kitapta bu açıkça ifade edilir.

2. Vatikan Konsülü sonrasında ve Konsülün bu genel çizgisi doğrultusunda başta Katolik dünyası, Yahudiler bir taraftan, Hindular, Budistler ve özellikle de Müslümanlar diyalog faaliyetlerine geçtiler. Ama İslam dünyasındaki bu diyalog faaliyeti yine İslam dünyasında kimi çevrelerde, “Kilisenin bu kavramı, bu yolu hiristiyanlığı yaymak için bir araç olarak kullandığı” yönünde endişelere ve tepkilere sebep oldu.

UTC_8119

NG: Bugün hala bu endişe ve tepki var mı?

ÖFH: Evet, hala böyle. Diyaloga karşı olanlar, “Diyalog, Katolik Kilisesi’nin hiristiyanlığı yaymak için yeni bir taktiğidir, yeni bir yöntemidir ve dolayısıyla biz buna alet olursak, katolikliğin yayılmasına kendimizi de kurban ve onlara yardım etmiş oluruz” diyorlar.

NG: Peki, sizin şahsi kanaatınıza göre böyle bir endişeye gerek var mı hocam?

ÖFH: Bakın; şu söylediğim gerçek;  ama öyle bir dünyada yaşıyoruz ki kendi çevremizde duvarlar örüp, çevreden tecrit edilmiş olarak yaşamamız mümkün değil. Basın yayın organları, iletişim araçları, hızlı ulaşım imkanları fiziki mesafeleri ortadan kaldırmıştır. İster, istemez hepimiz başka kültürlerin, başka uygarlıkların etkilerine açığız.  Dolayısıyla günümüzde, “Ben diyaloga karşıyım” demenin pek geçerli bir tarafı yoktur. Özellikle bir müslüman olarak şu açılardan geçerli tarafı yoktur.

Bir defa, müslüman inancına, bizim inancımıza, benim inancıma göre İslam evrensel bir dindir.  Evrensel din, bütün insanlığa hitap eden din demektir. Her müslümanın temel görevlerinden biri de İslam’ı asli şekliyle, doğrusuyla öğrenmek, bunu yaşamak ve başkalarına da bunu tebliğ etmek, duyurmaktır.

NG: Misyonerlik anlamında değil herhalde…

ÖFH: Misyonerlikle, İslam’daki tebliğ arasında önemli fark şudur. Hiristiyanlıktaki  misyonerlikte hedef karşı tarafı ne yapıp, yapıp hiristiyanlaştırmaktır. ‘Conversion’ dediğimiz olgu. Hiristiyanlar bunu  Matta İncil’inin son babı olan 29. Babı’nda yazıldığı üzere uygulamakla yükümlüdürler; zira Hz. İsa Sema’ya çıkmadan önce havarilerine, “Gidin ve bütün milletleri benim öğrencim edinin; onları Baba-Oğul ve Kutsal Ruh adına vaftiz edin” demiştir.

Hiristiyanlığın mimarı sayılan Paulus, Saint Polis’e Korintoslulara birinci mektubunda, “Ben, İsa Mesih’in İncilini, getirdiği müjdeyi insanlara yaymak için her yolu denedim; her kisveye büründüm. Zenginle, zengin, fakirle, fakir; şeriat yanlısı ile şeriatçı, şeriat karşıtı ile ben de karşıt oldum. Yeter ki onları İsa Mesih’in yoluna çekebileyim; İncil’i onlara kabul ettirebileyim. Yani onları hiristiyan yapabileyim” diye yazar.

UTC_8126

NG: Ancak ben şahsen diyalogdan, özellikle de dinler arası diyalogdan şunu anlıyorum. Örneğin, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez’in Fener Rum Patrikhane’sinin Başkanı Bartholomeos’u ziyareti bence siyaset üstü bir diyalog örneği olmasının yanında dinsel faaliyet ve hedeflerin de üstünde idi. Ne dersiniz?

ÖFH:  Ben de zaten sözü oraya getirecektim. İslam evrensel bir din. Evrensel bir dinde sizin temel göreviniz bütün insanlığa islami hakikatleri duyurmak ise hiristiyanlıktan öncelikle burada ayrılıyoruz. Buna dinimizde ‘Tebliğ Faaliyeti – Bildirme, İletme’ denir. Karşı tarafı zorla müslüman yapmak gibi bir hedefimiz asla yok.

Evrensel bir din olunca zaten herkese açıksınız demektir.

NG: Hiristiyanlık evrensel bir din değil mi ki?

ÖFH: Tabii ki öyledir; ancak İsa Mesih’in sözünde olduğu gibi asıl amaç bütün insanlara  hiristiyani gerçekleri aktarmak, tebliğ etmek ve onları hiristiyan yapmaktır.

İslam ise evrensel bir din olarak sadece inananlara, islamı kabul edenlere değil, islamı kabul etmeyenlere, hatta islamı hiç duymamış olanlara, islamı yanlış duymuş olanlara dahi işin gerçeğini iletmekle yükümlüdür. O halde her iki din için de siz diyalog yolunu kapatırsanız, ötekine bunu nasıl duyurursunuz?

Dolayısıyla diyalog gereklidir. Hiçbir müslüman, “ben sadece kendimle yetinirim” dememelidir. Nasıl hiristiyanlar da demiyorsa.

NG: Karşı tarafı kendi inancına çekmeye çalışmak diyaloga girmez tabii.

ÖFH:  Girmez elbette. Örneğin bir hiristiyanla konuşurken amaç onu müslüman yapmak değildir ve olmamalıdır.

UTC_8158

NG: Birbirini anlamak mı?

ÖFH: Tamamen öyle. İlk etap birbirini anlamak olmalıdır. Ben hiristiyanı anlayayım; yani hiristiyan kendisini bana anlatsın. Ben onun ağzından, inanan bir hiristiyanın ağzından onun dinini öğreneyim. Ben de ona islam nedir; müslüman kimdir, nasıl olmalıdır. Bunları anlatayım. Diyalogun ilk hedefi karşı tarafın kim ve ne olduğunu, neye inandığını, neyi hedeflediğini bizzat kendi ağzından duymaktır.  Diyalogda birinci hedef bu.

İkinci ve asıl hedefe gelince: Dünyayı daha yaşanılır bir hale getirmektir.

NG: Biraz “ütopik” değil mi?

ÖFH: Aynı dünyayı paylaşıyoruz; gidebileceğimiz bir başka dünya yok! Bugün gittikçe de artan 7 milyar dünya nüfusu var. İnsanlığın varoluşundan beri tarih hep savaşlarla, kavgalarla dolu. Felaketler bitmek bilmiyor. Kan ve gözyaşı günümüz dünyasında bile var.  Afganistan’da var; Suriye’nin durumu malum. Kardeş, kardeşi öldürüyor; 70.000 kişi öldü. Irak, Bosna-Hersek…

NG: Hocam, o halde benimle aynı fikirdesiniz diye düşünüyorum. Paylaşılamayan bir pasta şu koca dünya. Diyalog falan kimsenin umurunda değil.

ÖFH:  Ben diyaloga inanıyorum. Temel hedef şu: Bırakın herkes kendi inancında olsun. Kimse bir başkasını, bir başka dini kabule zorlamamalıdır. Aslında her inançta dünyayı daha yaşanılır bir duruma getirme, adaletle davranma, diğerine iyi gözle bakma, iyilikle muamele etme gibi temel ahlaki prensipler vardır. Yani evrensel ahlak ilkeleri vardır. Bu ilkeler ilk peygamber Hz. Adem’de ne ise, Hz. Nuh’ta da aynı; Hz. İbrahim’de de aynı; Hz. İsa’da, Hz. Musa’da ve Hz. Muhammet’te de aynı.

NG: Örneğin “öldürmeyeceksin” emri değil mi hocam?

ÖFH: Elbette. Tüm peygamberlerde var.

UTC_8172

NG: Ancak toplumsal ahlak kriterleri ile bireysel ahlak kriterleri sık, sık çelişiyor. İşte namus cinayetleri, işte trafik cinayetleri… Hangi ahlak ve hangi adalet ilkesine uyar ki? Burada bence önemli olan bir başka husus daha var. Evrensel ahlakı topluma yaymak ve benimsetmek görevi aileye, okula olduğu kadar din adamlarına da düşer.

Bir ilahiyatçı bilim adamı olarak sizce Türkiye’deki din adamları görevlerini  yerine getiriyorlar mı; örneğin ardı, arkası kesilmeyen töre cinayetlerini kaç din adamı çıkıp da, kınıyor? Niçin Diyanet kesin bir tavır almaz? Cami imamları Cuma namazlarında cemaate “kadına el sürmek günahtır; öldürmek dinimizde asla yoktur” diyemezler mi? Bu da bir “diyalog” değil midir? Bu örnekleri nasıl çoğaltacağız?

ÖFH: Diyalog konusunda ben “olması gerekeni” söyledim. Karşı taraf nasıl inanıyorsa bana anlatsın; ben kendimi ona anlatayım; dünyayı daha yaşanabilir hale getirmek için her iki tarafın da kabul ettiği evrensel ahlak ilkeleri öne çıkartılarak, bunlar toplumda yaygınlaştırılmaya çalışılsın. Benim anladığım maksat bu. Benim diyalogdan anladığım “kamuflaj” değil; takiye hiç değil.

NG: Şiddet de değil.

ÖFH: Şiddet hiç değil. Şiddet bütün dinlerde zaten yasak.  İnsanlar konuşa, konuşa anlaşır.

NG: O zaman “cihat” adına ve uğruna şiddete başvurmayı nasıl açıklamalıyız hocam? Özellikle de dinimiz şiddeti yasakladığına göre. Bomba kalkanı giymiş, beyinleri yıkanmış gencecik insanlar, çoluk, çocuk demeden, suçsuz, günahsız sivillerin canını alıyor. Buna ne hakları var? Bu ne biçim dindarlık?

UTC_8206

ÖFH: Cihat, kutsal savaş demektir ve sadece İslam’a özgü bir terim, bir kavram değildir. Aslında “la querre sainte” yani kutsal savaş dediğimiz kavram islam’dan çok önce hiristiyanlıkta var.  Luka İncili’nde şöyle bir ifade yer alır: “Onları zorla kendi yanınıza çekiniz”. Kilise babası St. Augustin, “Dini yaymada zor kullanılabilir” demiş ve kutsal savaş işi böylece ta o zamandan başlamış. İslam’daki “cihat” sadece kutsal savaş değildir. “Cihat” bir mücadeledir; bir mücahededir.

NG: Neyle mücadeledir, din uğruna günahsız sivillerle mi?

ÖFH: Adaletsizlikle, zulümle, haksızlıkla. Bu, Cihat’ın en büyüğüdür. Aslında “Cihat”, kişinin kendi nefsini eğitmesidir; kötülüklere karşı durabilmedir.

Bir savaştan dönüşte Peygamberimiz Hz. Muhammet diyor ki: “Şimdi küçük Cihat’tan, asıl büyük Cihat’a dönüyoruz”.

NG: Açar mısınız?

ÖFH: Küçük cihat dediği o savaştır. Sana saldıran düşmana karşı, vatanını, dinini, namusunu korumak için yaptığın savaştır. Asıl büyük savaş, büyük cihat ise kişinin kendisini ve nefsini eğitmesidir. Zira insanda kötülüğe yönelme arzusu ve duygusu da var; iyiliğe yönelme ve vicdan da var. İnsan eğer iyiliğe yönelme duygusunu galip getirirse, yani nefsani arzularını set çekerse o zaman Tanrı katında makbul olur. Asıl “Cihat” da zaten budur.

UTC_8264

NG: O halde yanlış yorumlanıyor.

ÖFH: Evet, bunu yanlış uygulayıp da, intihar eylemlerine girmek doğru değildir. Bakın burada kriter şudur: Dinimizde ve Kitabımızda bir kural var. Haksız yere bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibi vebal altındadır. Bu Kuran’ın bir ifadesidir.

İkinci bir kural daha vardır. Allah’ın verdiği canı yine Allah alır. Kişinin kendisini intiharla yok etme, hayatına son verme hakkı yoktur. Dolayısıyla her ne sebeple olursa olsun intihar dinimize göre en büyük günahlardan biridir.

NG: Adaletsizliklere karşı dahi olsa mı?

ÖFH: Pesimizm yok. Kişi adaletsizliklere, haksızlıklara karşı adaleti ikame etmek için mücadele edecektir. Pasivizm de yok. Ama kendi canına kıymak olamaz.

NG: “Onlar zaten başka dinden, hatta (amiyane tabiriyle) gavur, bana da haksızlık ediyorlar; onları öldürebilirim” diye düşünenler ve bunu uygulayanlar da demek ki büyük günaha giriyorlar. Beyinleri iyi yıkanmış.

ÖFH: Şunlar başka dinden olduğu için onların yaşama hakkı yoktur diye düşünmek de tamamen yanlıştır. “Allah isteseydi sizi bir tek ümmet yapardı”. Peygamberler iman esaslarında hep aynıdır ama gündelik hayatta, sosyal ilişkilerde uyulacak kurallarda devirden devire değişebilen kurallar getirdiler. Ama hedef, bir olan Allah’a kulluk ve adaleti tesistir. Yoksa Cenap-ı Hak herkesi müslüman yapardı. Dinimizde bir başka prensip daha vardır: Allah herkese akıl verdi; düşünme ve bilgi edinme yeteneği verdi. Sonra onun üzerine Peygamberleri vasıtasıyla yol koydu. Bu yolu takip edip, etmemek kişinin özgür iradesindedir ama sonucunu bilerek ve sonucuna katlanarak seç. Karşımızdaki İslam dinine karşı da olsa, düşman da olsa, bizim inancımızı benimsemese de, bizim yolumuzdan gitmese de can almaya hakkımız yoktur. İncillerde güzel bir söz vardır: Tanrı güneşi, inanan, inanmayan herkese doğurtur; yağmuru herkese yağdırır. Kişinin Hiristiyan, Yahudi, Budist veya Ateist oluşu kendi özgür iradesi ile yaptığı bir seçimse sonucuna katlanacak.

NG: Doğru. Sebep ne olursa olsun yapılan intihar eylemleri ne kadar yanlışsa, İslamiyet’le alay eden karikatürler çizmek ve yayınlamak da o kadar yanlış. Madem evrensel ahlak kuraları var, onlar da bizim tepkimize katlanacaklar.

ÖFH: Ama bizim de müslüman olarak görevlerimiz var. Bugün 7 milyar dünya nüfusu içersinde İslam’ı hiç duymamış, Hz. Muhammet ve Kuran’dan haberi olmayan insanlar varsa, bunlara dini hakikatleri, ama tabii ki doğrusunu iletmek görevimizdir. Hz. Muhammet hakkında batı dünyasında ta Orta Çağlardan beri çok olumsuz tiplemeler vardır. Danimarka’daki karikatür meselesine değindiniz. Siz kendiniz karşı tarafın kutsalını, kutsal saymayabilirsiniz.  Ama onun kutsalına saygı göstermek durumundasınız. Bir hiristiyan Hz. Muhammet’i Peygamber kabul etmeyebilir; zaten etmez de. Kuran-ı Kerim’i Kutsal Kitap kabul etmeyebilir. Ama 1.5 milyar müslüman O’nu Peygamber kabul ediyor, Kuran-ı Kerim’i de Allah’ın kelamı kabul ediyorsa, bir hiristiyan “ben ona saygı duymalıyım” demelidir.

NG: Katılıyorum.

ÖFH: Danimarka karikatür krizindeki yanlış burada. Hiçbir müslüman peygamberini şu veya bu şekilde tasvir etmez. Bir başkasının kalkıp da, bu kadar insanın kutsallık atfettiği bir kişiyi adeta bir terörist gibi takdim etmesi onun kutsalına yapılmış bir saygısızlıktır. Üstelik müslüman olmanın ilk ve ön şartı Hz. İsa’yı Peygamber kabul etmektir.

NG: Söz konusu tasvirler fikir özgürlüğü kapsamına girebilir mi?

ÖFH: Batıda öyle bir tenkit hareketi var ki, Hz. İsa ile, İncil ile, kutsal değerler ile alakalı eleştiri, hatta saygısızlık fikir özgürlüğü başlığı altında normal kabul ediliyor.

NG: Ahlak anlayışları farklı. Demek ki evrensel kurallar her ülkede geçerli değil.

ÖFH: Ama bu yanlış. Hakaret edilemez.

UTC_8193

NG: Uzun yıllar yurt dışında yaşamış bir Türk kadını olarak ben bu yaklaşımı yüzyılların önyargısının yanında bir başka faktöre daha bağlıyorum hocam. Siz de 2005 itibariyle Paris’teki Türkiye Büyükelçiliğimizde Din Hizmetleri Müşaviri olarak görev yaptınız. Oradaki bakış açısını yakından bildiğiniz gibi Hiristiyanlık dinini de çok iyi bilen bir ilahiyatçı bilim adamısınız.

Türkiye malum 1960’lar, 1970’ler itibariyle Avrupa’ya işçi göndermeye başladı. Ekonomik koşullar nedeniyle vatanlarını terk etmek zorunda kalan bu işçiler ve aileleri batının alışkanlıklarına, düşünce ve davranış biçimlerine bir türlü uyum sağlayamadılar. Bu uyumu ancak, biraz 3. ve 4. kuşaklarda görebiliyoruz. Balkonlarında kurban kestiler; kanlar binalardan aşağılara aktı. Parklarda ateş, yapıp, et kızarttılar. Dil öğrenmeyi red ettiler; sadece Türk televizyonu, Türk bakkalı ve çalıştıkları fabrika üçgeninde, genelde 5-10 kişi bir odada yaşamayı seçtiler. Topluma katılmadılar. Tek amaçları vardı: Para kazanmak. Ben göçmenlerle ilgili bir çok projede çalıştığım için durumu yakından biliyorum.

Bir de müslüman olmayan ülkelerden yine işçi olarak örneğin Fransa’ya göç etmiş olanlara bakalım. Paris’de hemen her binada bina görevlisi yani concierge’lik görevini yapmakta olan ve bizim işçi kardeşlerimizle aynı yıllarda Batı Avrupa’ya işçi olarak gidenler İspanyol ve Portekiz asıllıdır. Hepsi hem kendi dilini bilir, hem de Fransızcayı. Kimliklerini asla kaybetmeden, misafir olarak gittikleri topluma uyum sağlamışlar. Ev sahiplerini kendilerine uydurmaya çalışmadan.

Şimdi kendimizi bir Batı Avrupalının yerine koyalım. İster, istemez nasıl bir sonuca varacağız? Hoşumuza gitmese de onların bakış açısı ve deneyimlerine göre müslümanlar dinleri nedeniyle uyumsuzdurlar, dışa kapalıdırlar, muhafazakardırlar, namus adına kızlarını kapatırlar, döverler, hatta katlederler gibi bir sonuç çıkamaz diyebilir miyiz? Örnekleri biliyoruz.

Bugün Avrupa’da müslümanları aşağılama gibi bir tepkiyle karşılaşıyorsak belki biraz da çuvaldızı kendimize batırmalıyız.  Tabii, “Başımızdan gitsinler” diyerek eğitimsiz, kültürsüz insanları toptan oralara yollayanların suçu da büyük.

ÖFH: Çok haklısınız; bu bir gerçek. O insanlar köyden, kasabadan çıkan, tahsilsiz, ağır işlerde çalışıp, para kazanmaya giden insanlardı. Avrupalıların yüz yüze gelip gördükleri müslüman tipi de bu insanlar oldu ve dolayısıyla Avrupalının zihninde “Müslüman budur” diye bir tipleme, imaj oluştu. Ama mesele bundan ibaret değil.

Çok iyi yetişmiş kişilerimiz gitmiş olsaydı bile, Avrupalının zihninde, hafızasında ve hatırasında asırlardan beri birikip, gelen bir İslam karşıtlığı vardır.

NG: Bu da doğru; bu önyargılara şahsen ben bile muhatap oldum.

ÖFH: Bir Avrupalıdan pek ayırt edilemeyecek şekilde giyinseniz, bakımlı olsanız bile müslüman olduğunuzu duyunca karşı taraf asırlardır gelen peşin hükümlerle sizi değerlendirir.

NG: Veya müslüman olduğunuza inanmaz.

ÖFH: Çok gerilere gitmek lazım. İslam ortaya çıkınca, Ehli-Kitaba, yani Yahudi ve Hiristiyanlara, “Gelin; bir ortak kelimede, bir ortak kavramda, bir ortak esas ve temelde buluşalım” dedi. Ehli-Kitap, İslam’ın dışında ilahi kitap verilmiş olanlar anlamına gelir ki bu Kuran’a göre Hz. Musa’ya Tevrat, Hz. Davut’a Zebur, Hz. İsa’ya da İncil kutsal kitap olarak verilmiştir. İslam bu insanları, yani Ehli-Kitabı inanmayanlardan, putperestlerden, polyteistlerden ayırır.  Bir başka deyişle Ehli-Kitap, “Ey Yahudiler ve Hiristiyanlar, gelin birbirimize düşmanlık etmeyelim” dedi.

NG: İslam’ın doğduğu yer olan Medine’de çoğunluk Yahudi değil miydi zaten?

ÖFH: Öyleydi tabii ve Yahudiler İslam’ın doğuşuna karşı çıktılar. Hiristiyanlar da karşı çıktılar ve hatta İslam’ı ve Hz. Muhammet’i bir sapkın hareket ve kişilik olarak takdim ettiler. Daha sonra Bizanslı teologlar İslam, Kuran ve Hz. Muhammet ile alakalı akla, hayale gelmeyen iftiralarda bulundular.

NG: Bu düşmanlığın sebebi neydi, güç kavgası mı?

ÖFH: Evet. Kendi ayaklarının altından zemin kaybolmasın, hiristiyanlar taraftar yitirmesin; müslüman olmasınlar diye.  Söz konusu iftiralar, düşmanlıklar miras yoluyla Bizans’tan Latin Batı’ya geçti ve Orta Çağ boyunca Batı’da İslam imajı hep çarpıtıldı.

NG: Bir de tabii güçlü Osmanlı’dan korku vardı. Tüm Batı’yı alacak ve müslüman yapacak diye korkuluyordu. Haçlı Seferleri de bu nedenle başlamadı mı? “Düşmanlık” kavramının böyle bir ortamda beslenmesi çok daha kolay.

ÖFH: Tabii. Hepsi bir arada. Osmanlı öncesinde, Selçuklular zamanında Fransa’da Clermont-Ferraud’da 1095’de Papa II. Urban İslam’ın ilerleyişi karşısında Kudüs gibi kutsal bir mekanı Müslümanların ve Yahudilerin elinden kurtarma ve Kudüs’ü Hiristiyan bir merkez yapmalıyız diyerek Haçlı Seferlerini başlatan kişidir. Kudüs’te hem Yahudiler ve hem de Müslümanlar böylece katledildi.

Batı’da İslam karşıtı bu düşünceler, yani çarpıtılmış İslam imajı günümüze kadar maalesef geldi.

NG: Toplumsal bellek oluşmuş demek ki. Bugün buna İslamophobia diyoruz.

Ama hocam bir de şu gerçek var.  İslam’ın merkezi Orta Doğu’ya baktığımız zaman Türkiye hariç diğer hemen tüm müslüman ülkelerde gördüğümüz manzara da maalesef şu: Devamlı kardeş kavgası içinde, karmakarışık, demokrasiyi özümseyememiş, uygarlıkta geri, dışa kapalı, kadını aşağılayan ülkelerin hepsi orada. Bugün Arap yarımadasındaki bazı ülkelerde kadınlar hala otomobil kullanamıyorlar; yalnız başlarına sokağa bile çıkamıyorlar. İslam adına sokaklarda kadınları denetleyen ahlak polisleri var. Ama diğer taraftan da genç kız ve erkek çocuklara tecavüz almış, yürümüş. Birkaç vakayı ben biliyorum. Bu ne biçim ahlaktır? Her şeyin sözde ahlak ve din adına yasak olduğu ama kapalı kapılar ardında inanılmaz çarpıklıkların yaşandığı toplumlar bunlar.
Diğer taraftan dünyadaki patent sayısına, bilimsel araştırma sayısına, Nobel ödüllerinin kimler tarafından alındığına göz attığımızda batı dünyası yine önde. Üstelik ne acıdır ki bizim ülkemizde bile bugün,  21. yüzyılda şeriatı hortlatmak isteyen, medreseler açılsın diyenler var.
Bir yerde Batılı, “A, işte bakın, asırlardır söylediğimiz çıkmıyor mu?” demez mi?

ÖFH:  Doğru kavga eden ülkelerin hepsi müslüman. Ama İslam ülkelerinin bugün içinde bulundukları kötü durum, kavga, kan, gözyaşı, geri kalmışlık İslam yüzündendir demek insanı yanıltır.

UTC_8274

NG: Peki neden öyleyse?

ÖFH: Vaktiyle bir hiristiyan misyoneri: “Hiristiyanlık kalkınma ve gelişme dinidir;  Hiristiyan olan ülkelere bakın: İşte Avrupa, işte Amerika. Hepsi ilerlemiştir” demişti.

NG: Rönesans’ı yaşamışlar.

ÖFH: Misyoner sözünü bitirince dinleyicilerden biri söz istemiş ve “Siz böyle diyorsunuz ama en eski Hiristiyan ülkesi Habeşistan” demiş.

NG: Habeşistan o gün, bugün hala geri. Mesele nedir peki?

ÖFH: Mesele şu. Sizin, inancınızı doğru anlayıp, Allah’ın verdiği en büyük nimet olarak aklı kullanıp, ilerlemeye, bilgilenmeye, gelişmeye yürüyüşünüzdür.

NG: Aklı ve bilgiyi doğru kullanmak, bilime inanmak ve bilimsel bakış açısına sahip olmak demek oluyor ama…

ÖFH: Tabii.

NG: Ama şimdi bir de şu gazete haberine bir bakın. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Orhan Çeker ne demiş: “Müzik için haram diyemeyiz ama helal de diyemeyiz. İçeriği İslam’a uygun olmalıdır. Ama kadın sesi içeren müzik kesinlikle caiz değildir”.

ÖFH: Bu söylediğiniz örneğin çok daha fazlasını hem Yahudi ve hem de Hiristiyan dünyasında bulmanız mümkün.

NG: Haklısınız; o örnekleri de biliyor ve asla tasvip etmiyorum ama benim dünyam burası hocam. Ateş düştüğü yeri yakıyor.

ÖFH: Asıl olan dini özünden, ana kaynağından en doğru şekilde anlamak ve aktarmaktır.

İslam’ın ilk emri “Oku” emridir. Hz. Muhammet’e 610 yılında 40 yaşında iken Mekke’deki Hira Mağarasında gelen ilk vahiy budur.  Hiçbir başka dinin ilk emri “oku” değildir.

NG: Neyi okumalıyız?

ÖFH: İki ayrı kitap var. Bir kainat kitabı var ve bilimsel gelişme Tanrı’nın bu kainat kitabını okumakla olur. Diğeri ise Kutsal Kitaplardır. Akıl ile vahiy çelişmez. Biz Allah’ın verdiği bu beynin kaçta kaçını kullanıyoruz? Mesela Türkiye’deki insanlar geri zekalı mı? Niye biz hala bir çok şeyi Batı’dan taklit etmek durumundayız? İmkan verilse Türk çocuklarının içinden de dahiler çıkmaz mı?

NG: Tabii çıkar. Ayrıca Türkiye hala istisnai bir örnek bence. Cumhuriyet’in sayesindedir ki Türkiye bugün diğer müslüman ülkelerden çok ilerde ve farklı.

ÖFH: Diğer İslam ülkelerinin de akıllarını kullanıp, sorgulamaları gerekir. Kuran’ın bir emri nedir, biliyor musunuz? “Bilmediğin şeyin peşine düşme”.

NG: “Düşme” mi? Merak iyi bir şey değil mi?

ÖFH: Önce doğru mu, iyi mi, kötü mü öğrenecek; sonra gideceksin. Körü, körüne gitme. Kuran’da bir başka emirde şudur: Bilenlerle, bilmeyenler bir olur mu?

NG: Ben bundan “cehaletle savaşmalıdır” anlamını çıkartıyorum.

ÖFH:  Bir zamanlar İslam tarihinde, Batı’dan çok, çok önce aklın ve bilimin önde olduğu tarihlerde astronomi, teknoloji, fizik, kimya alanında önemli gelişmeler olmadı mı? Ama öyle bir noktaya gelindi ki, sanki akıl ikinci plana itildi. Halbuki din aklını kullanma demiyor ki!

NG: Acaba dinin güncelleştirilmesi, güne uyarlanması mı gerekir?

ÖFH: Siz biraz önce “din adamlarının rolüne” değindiniz. Aslında din adamları da değil, din alimlerinin, din bilginlerinin rolü çok önemli.

NG: Hatta sorumluluğu…

ÖFH: İslam dünyasının bu hale gelmesinde din bilginlerinin rolü çok önemli.

NG: Yani almadıkları sorumluluk nedeniyle mi bu hale gelindi?

ÖFH: Allah’ı en çok öfkelendiren sizin yapmadıklarınızı söylemenizdir. Bir din adamı düşünün; kürsüden halka, “Şöyle olacaksın, şöyle yapacaksın” der ama kendisi yapmaz.

“Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol”… Bir din adamının özü, sözü davranışlarıyla çelişikli olmamalı. Din bilginleri işi enine, boyuna iyice incelemeden asla genelleme yaparak, yargıda bulunmamalı.

NG: Burada yine gazetelerden birinden bir haber okumak isterim.

İstanbul Müftü Yardımcısı, Yeni Cami ve Şehzade Başı Camii vaizi Timurtaş hoca: “Okullara müzik dersi koyanlar inşallah Cenap-ı Hakkın gazabına uğrarlar” demiş.

ÖFH: Osmanlı’da hastaları musiki ile iyileştirme işi yok muydu?

NG: Bugün de yapılıyor. İşte Dr. Bingür Sönmez.

UTC_8122

ÖFH: Kuran’ı güzel sesle okumak yok mu? Müzik ruhun gıdasıdır. Bir bıçak insan da öldürür, herhangi bir şeyi de keser. Bunu kullanma amacıdır önemli olan. Burada “bıçak kötüdür” diyemezsiniz.  Akıl ve bilgi eylemi getirir. İslam dünyasında bir noktadan sonra akıl devre dışı bırakıldığı, bilgilenme azaldığı içindir ki teknoloji olamadı. Batılı arabayı yaptı, telefonu yaptı; biz kullanıyoruz.

Dinimizde aklını kullanmayacaksın, ilerlemeyeceksin, ötekini öldüreceksin, mağarada oturacaksın gibi emirler yok. Bu emirler Hiristiyanlıkta da yok. Akıl denen bu düşünme, sorgulama nimetini kullanmıyor ve aklınızı başkasına kiralıyorsanız bu olmaz işte.

NG: Kuran-ı Kerim’i kendi dilimizde dinleyip, anlayabilmek, camilerdeki ibadet dilinin de Türkçe olmasını isterdik.

ÖFH: Kuran Arapça olarak indi. Her peygamber hangi topluluk içinden çıktı ise o topluluğun diliyle konuşacaktır. Hz. İsa Aramice konuştu; Hz. Musa İbranice konuştu.

Kuran anlaşılmak ve yaşanmak için geldi. Kuran’ı anlayabilmek için herkesin Arapça öğrenmesi şart değil. Ama her müslümanın kendi kutsal kitabını okuyup, anlayabilmesi gerekir. Camilerdeki vaazlar Türkçedir ama namaz esnasında okunan sureler Kuran’ın asıl metnidir ve Arapça olması şarttır. İlahi kelamı Türkçeye çevirdiğimizde tam karşılığını bulamayabiliriz. Hutbede imam Türkçe konuşur. İmam daima cemaatin anladığı dilde konuşur.

NG: Türkiye’de İslam’ın yükselişinden, halkın muhafazakarlaştığından bahsediliyor. Katılır mısınız?
Görünen o ki Türkiye’de din eğitimi geçmiş yıllara göre daha fazla rağbet görmeye başladı; sizce ilgideki bu artış neden kaynaklanıyor?

ÖFH: Muhafazakarlaşmaktan kast edilen dinini eski yıllara göre daha iyi, daha çok öğrenmek mi?

NG: Hayır, tabii ki o değil. Dinini iyi bilmek insana ancak bir artı katar. Bence kast edilen, toplumdaki sosyal normların ve değerlerin dine endeksli olarak değerlendirilmeye başlamasının verdiği tedirginlik. İşte yukarıda ki “müzik günahtır”, “kadın sesi yasaktır” gibi örnekler. Çevremizde medreselerin tekrar açılmasını, şeriatın yeniden gelmesini alenen talep edenler türedi. Türkiye için daha iyi olacakmış! Kadını eve kapatmayı ahlaklı olmak, kadının çalışmasını ise ahlaksızlık olarak niteleyenler var. Dolayısıyla muhafazakarlıktan kastim şu: ülkede bir geriye gidiş, şeriata bir özlem mi var?

ÖFH:  Ben şunu söyleyeyim. Din insan içindir. Peki, dinin maksadı nedir? Dinin maksadı insanın mutluluğudur. Din, insan dünya hayatında da, ahret hayatında da harap olsun, perişan olsun diye gelmez. Dini ideolojiden ayıran en önemli fark ise ideoloji bu dünya hayatıyla sınırlıdır; din hem bu dünya, hem de ebedi alem dediğimiz ahret hayatıyla ilgilidir.

NG: Ama bugün din bir siyasal ideoloji gibi sunuluyor ve dolayısıyla bir siyasal araç olarak da kullanılıyor.

ÖFH: Dinin hedefi kişinin sadece bu dünyadaki huzuru, refahı, mutluluğu değildir. Dinin hedefi ebedi alemdeki mutluluğu da kazanabilmenin yollarını, usulünü, reçetesini insana sunmaktır. Din insanın iyiliği için geldiyse ve din insanın başkasına iyi davranması, herkesi sevmesi için geldiyse, din yaşama ve mülkiyet hakkına saygıyı kural olarak koyduysa, kişiye düşen dinini öğrenmektir. Çünkü psikolojik açıdan bakarsak, insan inanan bir varlıktır. Beyinsel aklıyla bir değerler sistemi oluşturabilen ve inancı doğrultusunda yaşayıp, çevresini şekillendirebilen, değiştirebilen bir varlıktır. Dinin hedefi budur.  Dinler tarihi açısından baktığımızda inançsız, dinsiz hiçbir topluluk yoktur.  İster ateizm, ister totemizm, animizm olsun. Dinin hedefi insanın mutluluğudur dedik. O halde insana düşen ilk görev özgür irade ile dinini, yani inanç sistemini seçmektir. İkinci husus seçtiği inancı öğrenebilmesidir. Bugün en temel haklardan biri din ve vicdan özgürlüğüdür. Laiklik ise din ve vicdan özgürlüğünün teminatıdır. Laiklik din karşıtlığı değildir.

NG: Seçtiği inancı öğrenmeye ama özellikle de uygulamaya zorlanmadığı takdirde.

ÖFH: Bir müslümansa dinini öğrenmek en tabii hakkıdır. Aynı şekilde, Türkiye’de yaşayan bir hiristiyan’ın, musevi’nin de en tabii hakkı kendi dinini öğrenmektir.

Türkiye’de günümüzde din eğitimi geçmişe göre biraz daha yaygınlaşmıştır. Normal okullara din kültürü ve ahlak bilgisi dersi konulmuştur; bu belli bir dinin empoze edilmesi değildir, ahlaki prensipleri ve esasları öğreten bir derstir. Bu dersin okutulması Anayasa’ya göre zorunludur.  Bu ders din öğretimidir; din eğitimi değil. Sadece bu da değil. Biraz daha fazla dini bilgi ile yetiştirmek isteyen aileler çocuklarını Türkiye’de ’50 yıllardan beri var olan İmam Hatip okullarına  gönderdiler. Bu okullarda çocuklar hem müspet bilimleri, hem de dini bilimleri öğrendiler. Bugün Türkiye’de 170’e yakın üniversite var. Teknik Üniversitelerin, Hukuk Fakültelerinin sayısı nasıl arttıysa, İlahiyat Fakültelerinin sayısı da arttı.  1949’da sadece Ankara’da bir tek İlahiyat Fakültesi varken, bugün yalnız İstanbul’da 6 İlahiyat Fakültesi var.

NG: Arz-talep meselesi; talep arttı.

ÖFH:  Evet, talep var. Ne işe yarıyor bu İlahiyat Fakülteleri diye sorarsanız, şöyle özetleyeyim: Dinini daha detaylı öğrenmek isteyene o imkanı sağlıyor;  orta öğretimde zorunlu olan din bilgisi ve ahlak kültürü dersini öğretecek hocaları yetiştiriyor; bugün ilkokullara da bu dersler konuldu, dolayısıyla hoca açığı daha da arttı; diğer taraftan İmam Hatip okullarının meslek dersleri hocaları ihtiyacını karşılıyorlar; Başbakanlığa bağlı, bir Devlet Bakanı tarafından yönetilen ve 70 küsur milyon Müslümanın dini işlerini sevk ve idareden sorumlu Diyanet İşleri Başkanlığı makamı ve onların ihtiyaçları var; Türkiye’de cami bulunmayan köy, kasaba yok ve tabiatıyla oralara da bir din görevlisi gerekiyor; nasıl kiliseye bir papaz gerekiyorsa. Kısacası din eğitimi almış olanlara ihtiyaç arttı.

NG: Dini öğrenmek doğru ama asıl önemlisi dini kimin, nasıl ve ne amaçla öğrettiği ve öğretilenlerin ne amaçla kullanıldığı. Öğretilenler dünyaya kapalı, akıl ve bilim dışı kullanıyor ve sadece orada öğretilenlerin yolunda gidiliyor ise bunun sonu o adı geçen muhafazakarlık olmaz mı?

ÖFH: Çok haklısınız. Ama bakın günümüz Türkiye’si geçmişteki gibi değil. Sadece kursların olduğu, çökme safhasında medreselerin olduğu bir ülke değiliz. Bugün ilahiyat fakülteleri üniversiteler bünyesindedir ve buralarda akademik kariyer yapmış olan hocalar eğitim vermektedir. Doğuyu da, batıyı da bilen, Arapçanın yanında bir batı dili de olan hocalar.  Oldukça önemli ve yeterli bir kadro var. Bu kadrolar karşılarına gelen gençlere düne göre çok daha objektif, çok daha bilimsel hakikatleri öğretiyorlar. Bence endişeye mahal yok. Tabii ki toplumda herkesi aynı düşünceye, kalıba sokmak mümkün değil. Taassup her dinde var; fanatizm her dinde var. Ama önemli olan çoğunluğun eğitim ve öğretim kurumlarında taassuba değil de, ilme, akla, gelişmeye, sorgulamaya açık zihinler olarak yetişmesidir. Zaten çocuklar da dünkü gibi değil. İnternet var, gazete var, televizyon var. At gözlüğü ile olaylara tek yönlü bakan hocalık devri kapandı.

Çok teşekkür ederim Sayın hocam.

Bir Yorum Yazın