Mine Kırıkkanat

NG: Dobra, dobra, korkusuzca yazan ve konuşan bir gazetecisiniz. Hatta bu nedenle Vatan Gazetesi’nden ayrılmak durumunda kaldığınız söylendi. Türkiye ise “Basın Özgürlüğü”nde daima sınıfta kalıyor. Sansür oldu otosansür, değişen hiçbirşey yok. Güdümlü ve güdük bir basınımız var.  Verilere göre, öfkelendiğimiz, beğenmediğimiz Kuzey Avrupa ülkeleri basın özgürlüğünde hep ilk sıralarda; Türkiye ise çok gerilerde. Bir çok gazetecimiz hapislerde.

Bir gazeteci-yazar olarak, düşündüğünü söyleyememek, yazamamak, sansürlenmek zor olmalı.

Sizin korkularınız, şayet varsa, nelerdir?

MK: Ben özellikle tahsilli aptallardan korkarım. Bir de yalancılardan. Benim profesyonel yaşamım ve özel yaşamım iç içedir ve yalan üzerine kurulu değildir. Şu televizyon reklamlarına bakıyorum da; birçoğundan sahtelik akıyor.

NG: Geçtiğimiz yıllarda beni de çok rahatsız eden bir spor ayakkabısı reklamı vardı. Şiddet dolu  içeriği sporla bir türlü bağdaştıramamıştım. Reklamın sunucusuda Fatih Terim’di üstelik. Nasıl olmuşda onun da gözünden kaçmışsa. Toplumda kişilik sahibi olmak ile saldırgan olmak aynı tutulmaya mı başlandı? Hâlbuki bu milletin ulusal sükûnete ne kadar da ihtiyacı var.

MK: Bence bir insan için, önüne konuldu ve parası verildi diye her konuyu, her ürünü savunmak zorunda bırakılmak korkunç bir talihtir.

NG: Hatta talihsizlik… Ama bu seçimi yapmak birazda insanın kendi elinde değil mi? 5 duyusunu genelde akıldan yana kullanmayan toplumlarda, ne kadar kolaydır eğitimsiz grupları destabilize edip, provokasyon yaratmak.

MK: Bana Fatih Terim’den bahsetmeyin zaten. Onu “İmparator” ilan ettiler!.. Ben imparatorları, kralları sevmemek ve onlarla mücadele etmek için yaratılmışım. Genetiğimde isyan ve karşı çıkma duygusu vardır.

MineKirikkanat1

Bu tip reklamlara çıkmış olması ise beni hiç şaşırtmıyor. Zaten bütün dünya bu trend içersinde. Fatih Terim diğerlerinden daha az suçlu değil.

Ama ben de trendlere uymak için var değilim. Üstelik de yarım yüzyılı geride bırakmış birisi olarak…

NG: Geleceğe bakışınızda pesimizm var, doğru mu?

MK: Bu şekilde devam eden bir dünyanın hiç de güzel olacağını sanmıyorum, doğru. Sahtelikler, yalan, dolan benim için değil. Oğlumun ve gelinimin bilimle uğraşıyor olmasına seviniyorum.  Zaten isimlerle ve kişiliklerle ilişkili değilimdir. Özümsenen ve özümsenmediği zaman da yapıştırılan yaftalar, edinilen kişiliklerdir beni ilgilendiren.

NG: Uzun bir süredir yurtdışındasınız. Niçin ve ne zaman gittiniz?

MK: Ben gerçek bir demokratım. 1980’deki darbeden sonra, darbeler Türkiye’si artık canıma tak ettiği ve o günlerin şartlarından çok rahatsız olduğum için 1983’de İspanya’ya gittim. 6 yıl sonra normalleşen Türkiye’ye önce dönüş yaptım, sonra da çalışmakta olduğum Cumhuriyet Gazetesi tarafından Fransa’ya Paris’e, gönderildim.

NG: Ev artık Paris’mi?

MK: Hayır, elbette hala burası.  2005 yılında Radikal ve Milliyet’ten atıldıktan sonra muhabirlikten kurtulduğum için sık, sık Türkiye’ye gelir, uzun kalır oldum.

NG: Paris’teki gazetecilik nasıl devam ediyor?

MK: Bundan böyle Fransa’da daha da çok tanınmak istiyorum. İstanbul’a geldiğimde yapılan röportaj tekliflerinin birçoğunu red ediyorum. Birlikte olduğum insanlar, boy göstermek isteyeceğim televizyon programları konusunda son derece seçiciyim. Daha fazla şöhret olmak gibi bir derdim yok. Dolayısıyla, İstanbul’a geliş-gidişlerimi genelde saklarım.

NG: Biraz önce “Ben gerçek bir demokratım” dediniz. Nasıl biridir gerçek demokrat?

MK: Türkiye’de çok az gerçek demokrat olduğuna inanıyorum. Küçük bir azınlığız. Diğerleri, bugün yaşadığımız koşulların çok açık bir biçimde gösterdiği gibi demokrasiyi kendilerine yontuyorlar.

NG: Bu sözleriniz bana Türkiye’de hukukun üstünlüğü olmadığını savunan Anayasa Hukuku Profesörü Süheyl Batum’un yorumlarını hatırlattı.

MineKirikkanat3

Peki, kimler demokrasiyi kendilerini yontuyorlar? İktidar mı; muhalefet mi?

MK: Her ikisi de. Bir defa, her iktidara gelen demokrasiyi kendi aracı zannediyor. “Ben yaptım, olur sistemi”. İkincisi, hiç bir şekilde iktidara gelmek istemeden ve hatta iktidarın sorumluluğundan kaçarak muhalefet içersinde alikıran-başkesenler var. Onların kim olduğunu da hepimiz gayet iyi biliyoruz. Değişmesi gereken bir muhalefet var. Halka baktığımızda ise, bu halkın zaten demokrat olmasına imkân olmadığını görüyoruz.

NG: Türkiye’nin gidişi sizi korkutuyor sanırım. Sizce Türk halkı demokrasiyi neden özümseyemiyor?

MK: Bu, asla halkın kendi yapısından gelen bir eksiklik değil.

Atatürk’ün dediği gibi “Türk milleti zekidir”. Ama zekâsının bir işe yaraması için bir şeyleri öğrenmiş ve öğretilmiş olması gerekir. Bu eğitim de sadece okulda edinilmez. Demokrasi dediğimiz bir düşünce yapısıdır. “Bu düşünce yapısı neyin üzerine dayalıdır?” diye soracak olursanız; eşit ya da görece eşit; bir başka deyişle, belli bir ölçütü olan, eşit hakka dayalı bir sistemdir.  Siz, kadın-erkek eşitliğinin henüz gerçekleştirilemediği ve hatta kadın haklarının her gün geriye gitmekte olduğu bir ülkede demokrasiden nasıl bahsedebilirsiniz?

Kim demokrat düşünebilir?

Henüz evindeki karısının, kızının bir erkekle aynı ve eşit haklara ve belki de ondan daha ileri geçebilecek kapasiteye sahip olabileceğine inanmamış, özümsememiş bir erkeğin (veya böyle düşünen bir kadının) demokrat olabilmesinden söz edilebilir mi?

Demokrasi,  paylaşımda hakkaniyet, hukuk önünde eşitlik demektir. Patron büyük para kazanır, tamam; ama işçinin de yaşayacak kadar parası, hukuk hakkı, sendika hakkı olur.  Bunların olmadığı bir toplumun bireyleri hangi demokrasiyi hayal edebilirler?

“İki tane sallandırırsın mantığından, iki tane tokat atarsın” mantığına dönüşmekten ileri gidemez ve çağdışı, toplumsal yapılanma da böylece oluşur.

Halk neyse, demokrasi onu yansıtır. Halk ne bekliyorsa, demokrasi onu verir.

NG:  İşte töre cinayetleri, aşiret magandaları, cezasız kalan cinsel taviz davaları, buna adeta “taraf” olan medya kuruluşları, kadın sesiyle müzik yapılmaz diyerek kadını aşağılayan imamlar…

MK: Aşiret sistemi yıkılmadığı, büyük ölçüde din yasaklarına bağlı kadın-erkek eşitliği kafalarda sağlanmadığı takdirde, hiç bir anlamda toplumsal çapta demokrasi benimsenemez.

Ben buna “namus kirliliği” diyorum. Namus niçin saç olsun, yüz olsun, el olsun, cinsel olsun ki?

Namus bir başkasının hakkını yememek, adam öldürmemek, dövmemek, çalmamak, çırpmamak; yani dürüst olmaktır. Ama Türkiye’de erkek yalan söyleyebiliyor, çalabiliyor, kadının namusu için adam dahi öldürebiliyor – hatta buna yekten hakkı bile var. Kadın tarafından bile kabul görebiliyor. Yeter ki karısı başını bağlasın ve başkasına bakmıyor olsun; adam namuslu oluyor.

Türkiye’deki bu namus anlayışında herhangi bir demokrasinin başarılı olmasına imkân göremiyorum. Demokrasi bizde bir soygun rejimi haline getirilmiştir.  Siz, dogmatik baskılardan kurtarılmamış bir topluma dünyanın en iyi yönetim sistemi olan demokrasiyi verin, kendine benzetsin.

Çapkınların bir lafı vardır: Dünyanın en güzel kadını bile ancak kendinde olanı verebilir. Demokrasi, bugün açıkça yaşadığımız gibi, bir faşizm silahı olarak da kullanılmaktadır. Bu ülkede, bir “bilim kurumu olması gereken “TÜBİTAK” tarafından bilim adamı Darwin’in bile sansürlendiğini yaşamadık mı?

NG: Halkın sağduyusuna inanmıyor musunuz?

MineKirikkanat4

MK: Şu sıralar halkın bir bölümünün bilinçlenerek, bir bölümünün de açlıkla terbiye edilerek değişebileceğini düşünmeye başladım.

Bir ekonomik kriz veya baskı ve sansür ortamı taşları yerinden oynatabilir. Kimse huzurlu değil. Benim bile sesim kısıldı. Fizyolojik olarak kısıldı. Tıbbi bir neden bulunamadı. Anca beraber kanca beraber korkudan susunca, ben de istediğimi konuşup yazamamaya başladım. Sesimin bu psikolojiye bağlı olarak kısıldığını düşünüyorum. Paris’e dönünce açılırsa, teşhisim doğrulanacak.

NG: Ya muhalefet?

MK: Bizim en önemli problemimiz AKP’nin karşısında gerçek bir muhalefetin hala olamamasıdır.  Sayın Başbakan bile  bir zamanlar “Benim en büyük şansım Deniz Baykal” dır demekle, son derece doğru bir gerçeğin altını çizmişti.

NG:  Şunun da altını çizelim mi? Ülkemizdeki aşiret felsefesi sadece bir partiye özgü değil; tüm partiler içersinde ağalar, aşiret reisleri, törelere destek veren ve hatta poligam (çok eşlilik) olduğunu duyduğumuz milletvekilleri yok mu? Otoriter, halkı küçük gören davranış biçimi ve söylemlerin sebebi biraz da bu bence. Buna ilaveten yeni burjuvazinin parasal gücü…

Aslında asıl mesele, siyasilerin ana görevi olan eğitim ve sosyal değişim gibi sorumlulukların Türkiye’de sivil toplum örgütlerinin sorumluluğuna bırakılmış olması değil mi?

MK:  Evet tablo bu. Bence düşünen her insan zaten muhaliftir. Ama insanlar düşünmüyor, susuyor. Şu anda Türkiye’deki sansürden, baskıdan söz ediyorum. Sonra partilere bakıyorum. Kendi partilerini hala  “tek adamlık”la yöneten, parti içi demokrasiyi hazmedememiş bu adamlar mı bana özgürlük ve demokrasi getirecek diye düşünüyorum.

Türkiye’nin aydınlık geleceğini, güneşini bir kara bulut engellemektedir.

NG:  Türkiye’de adına “liderlik” denilen “tek adamlık” siyasal geleneğimizde var. İste Osmanlı padişahları; sonraki siyasiler de hep ölene dek koltuğu bırakmak istemediler. Ekranlardaki iki büklüm Necmettin Erbakan’ı hatırlayalım. Yakıştı mı?

MK: Ama Türk halkı da artık eskisi kadar enayi değil.

NG:  Doğru da, yazılarınızda Türkiye’yi hala bir 3. Dünya ülkesi sınıfına sokuyorsunuz. Darbeleri de yaşamış bir toplum olarak, Türkiye nasıl bir rejimle yönetilmelidir?

MK:  Ben hiç darbeci değilim. Askere, sivilden daha fazla güvenmiyorum. Hatta bir çok konuda askerin sivillerden daha fazla sorumlu olduğunu düşünüyorum.

NG: Üstelik bir asker kızısınız.

MK: Türkiye’de askere umut bağlayan solcular ya da kendilerini demokrat sanan sosyal demokratlar, aslında mazoşist veya sado-mazo’durlar.  Baktığınızda, 1960 ihtilali dâhil olmak üzere, tümü sağcı ihtilallerdir. Her ihtilalden sonra ordu, önce kendi içerisindeki solcuları temizlemiştir. Binlerce subay solcu oldukları gerekçesiyle ordudan atılmışlardır. Ordu sadece dincileri temizler demek büyük bir yanlıştır. Aralarında hapse bile girmiş-çıkmış olan çok sevdiğim bazı aydınların Türkiye’nin kurtuluşunu hala ordudan beklemelerini ise bir türlü izah edemiyorum. Her müdahalede Türkiye biraz daha geriye gitmiş, üstelik biraz daha dine kaymış.

Orduyu laikliğin bekçisi olarak görmeyi ilk günden beri bir demokrat olarak red ettim. Ordular dış düşmana, ya da iç silahlı düşmana karşı vardır. Kavramlar nasıl olur da silahla savunulabilir?

Babama gelince, Fransız Politeknik’de okumuş, makina yüksek mühendisi ve ben 1 yaşında iken ordudan istifa edip, ayrılmış. Sadece askeri hasletleri değil, sivil hasletleri de öne geçmiş, zeki bir adamdı.

NG: Uzun yıllar batı ülkelerinde yaşadıktan sonra ben de,  bir süre önce Türkiye’ye geri döndüm. Bakıyorum da, beni rahatsız eden birçok husus eşimi, dostumu, arkadaşlarımı hiç etkilemiyor. Kısa yoldan “N’apalım, burası böyle; alışıver” diyorlar.

Acaba sizin de Türkiye’ye bakış açınızda, değerlendirmelerinizde yurtdışında yaşıyor olmanızın etkisi olamaz mı?

MK:  İnsan kendi kendine tabii ki dışarıdan bakamaz. Dolayısıyla böyle olmadığımı iddia etmeyeceğim. Ama bir analiz yapmak gerekirse, ben Türkiye’den nasıl memnun değilsem, Fransa’dan da aynı ölçüde memnun değilim.

Aradaki fark şu: Eğer ben Fransa’yı çok beğenip, onu öven ve orasıyla uyum içinde yaşayan bir insan olup da, gelip Türkiye’yi beğenmesem, bu dediğiniz doğrudur. Demek ki dışarıda deforme olmuşum; oraya alışmışım diye düşünürüm. Ama ben Fransa’da da mücadele halindeyim ve Fransa’da da muhalefetteyim!

NG: “Muhalefet benim genlerimde” dediğinizi hatırlayalım..

Peki Fransa’da size batan nedir? Oralarda da politika iki yüzlü; bir dizi ekonomik skandal var; işsizlik diz boyu; sendikalar var ama son derece radikal; dakka başı grevden mi sıkıldınız, yoksa   bir Amerikan Savunma Bakanı’nın dediği gibi “yaşlı Avrupa” nın o dingin ama bir o kadar da sıkıcı havasından mı?

MK: Fransa’nın da, Türkiye gibi geriye gittiğine inanıyorum.

Unutulmasın ki ben, orada da gazetecilik yapıyorum. Hazır yeri gelmişken bunu burada övünerek vurgulamak da isterim. Uluslararası medyalarda düzenli olarak yabancı dilde gazetecilik yapan bir Türk gazetecisiyim. Ayrıca pek çok ülke medyasına danışmanlık yapar, konferanslar veririm.

Türkiye’de, “Destina” gibi çok önemli bir majör yapıtımın susarak geçiştirilmesine de gerçekten kızıyorum.  Avrupa basınında “Destina” hakkında burada olduğundan çok daha fazla ve çok daha ciddi yayın yapıldı. Bu normal mi? Türkiye’yi, kimsenin düşünmediği bir tarihle buluşturduğum bu yapıta Türklerin daha çok sahip çıkması gerekmez miydi?

(Sayın Mine Kırıkkanat’ın romanı “Destina” Literatür Yayınları’ndan Ekim 2008’de yayınlanmıştır-NG).

NG:  O halde Fransa’nın ve hatta batı dünyasının nabzını iyi tutabiliyorsunuz. Avrupa’da milliyetçilik ve muhafazakârlık dalgaları artarak devam ediyor.  Sarkozy bunu çok iyi kullandı. Le Pen tarafından kurulmuş olan ve özellikle Güney Fransa’nın oylarını alan aşırı ırkçı ve sağcı Front Nationale partisi ise Fransa’daki sosyalist hükümete rağmen hala ayakta. Sarkozy ve Le Pen birbirine mi benzemeye başladı? Bu gelişmeleri nasıl değerlendirirsiniz?

MK: Ben Fransa’da da hakiki muhalefet içersindeyim. Haklısınız; Sarkozy ve Le Pen kesinlikle birbirine benzemeye başladı ve Sarkozy büyük bir akıllıkla, Le Pen’in özellikle göçmen yasalarıyla ilgili doğru teşhislerinin üzerine atladı ve onları doğru kullandı.

Ancak, hemen vurgulayalım, Le Pen aşırı sağcı ve faşist olabilir ama o önce bir cumhuriyetçidir, darbeci değil. Seçimlere ve cumhuriyetin değerlerine inanan bir siyasetçidir. Her zaman da öyle oldu.

NG: Fransa’da darbe isteyen kaldı mı?

MK: Artık yok. Faşist olmasına rağmen Front Nationale da, yasalarıyla mücadele eden bir partidir. Le Pen’in göç hareketleriyle ilgili doğru, sosyolojik analizleri vardı. Hatta konuşmalarında “Aralarında Yahudi ve Müslümanların olduğu göçmenler de bana oy veriyorlar” diyordu. Şaşırıyorduk ama haklıydı.

Le Pen göç konusunda şunu söylüyordu: “Sen Türkiye’den veya Afrika’dan Fransa’ya gelmişsin, çalışıyorsun. O zaman Fransa’nın kanunlarına uymak zorundasın. “Benim alışkanlığım en az 2 kadın, 5 kadın almaktır” diyemez ve aile birleşmesinden yararlanarak bütün bu kadınları Fransa’ya getiremezsin”. Bunlar tamamen doğru argümanlardı. Bir başka ülkeye göç ediyorsan, oranın kanunlarına uyacaksın.  Sarkozy bütün bu doğru teşhisleri kullanarak, Le Pen’in %15’lerdeki oyunu kendi bünyesine kattı.

Le Pen ise bütün bu oy kayıplarına karşı son derece demokratik olarak mücadele etti. Cumhuriyet çizgisinden hiç bir zaman ayrılmadı. Militanlarına siyah bantlar taktırıp, birilerine saldırtmadı. “Asker nerede?” diye bağırmadı. Le Pen “militarist” değil.

NG: Göç yasalarının eski esnekliğini kaybetmesinde 60’ların sonu ve 70’lerin başında Avrupa’ya ilk göç dalgasıyla gidenlerin bu aile birleşmelerini istismarı da çok rol oynadı tabii.

MineKirikkanat5

MK: Doğru. Bugün Türkiye’nin Avrupa’daki imajını büyük ölçüde belirleyen faktör de zaten oradaki Türklerdir.

Le Pen’e geri dönelim: O çete kurmadı; banliyölerdeki bir sürü işsiz, güçsüz insanı provoke etmedi. Sakozy’nin üzerine saldırtmadı. Bütün faşizan ve tehlikeli düşüncelerine rağmen, bugün partisi zayıflarken anlıyoruz ki bu adam cumhuriyet değerlerine inanmış ve demokrasinin kuralları içersinde mücadele etmiş.

NG:  Fransa’nın,  Le France değil de, “La France” olması Fransız halkının cumhuriyeti ve demokrasiyi –sembolik de olsa -algılama biçimini de anlatmıyor mu?

MK: Kesinlikle haklısınız.

Demokrasi zihinde, kadın-erkek eşitliği ile başlar. Le Pen de bu yüzden demokrattır.

Fransa zaten “dişi” bir devletdir. Sembolü de “Mariane”dır. Mariane, Delacroix’in tablosunda vardır; ta 1789’dan beri tek göğsü açık, kafasında kızıl renkli, devrimci frigya başlığı, kırmızı-koyu mavi-beyaz kokartı. Mariane’ın eline bazen mızrak, bazen silah, bazen de bayrak verilir. Erkekler onun arkasından giderler. Düşünün ki Fransız Devrimi’nden bu yana La France’ın sembolü göğsünün teki dışarıda bir kadın figürüdür. Delacroix’in tablosu aslında Fransa’nın tablosudur.

Demokrasiyi hazmetmemiş bir toplumda, elinde mızrak ile erkekleri arkasından sürükleyen bir kadın ancak başörtülüdür ve İran tarzı bir rejimi hatırlatabilir.

NG: Türkiye toplumu cinselliğe çok takılmış gibi geliyor bana. Bastırılmış bir sürü duygu, düşünce. Televizyondaki göbek atmalar bir biçimde bu duyguların dışa vuruluşu sanki. Sizce  “örtünme”, dişiliği gizlemek için mi, yoksa dişiliği gizlice tahrik etmek için mi kullanılıyor?

MK: Türkiye’de cinselliği 3 gün, tecavüz hariç ve rızaya dayalı olarak hiç bir yasaksız serbest bıraksanız, 4. gün Türk halkı bambaşka bir toplum olarak uyanır. Bütün kompleksi, dehşeti, şiddeti, zihin yapısı ve meseleleri cinsel bastırılmışlıktan kaynaklanıyor.

Çinsel açlıktan, ensestden, ırzına geçilen küçük çocuklardan söz ettiğim yazılar yazdığım zaman bazı beyni yıkanmışlardan, “Efendim, dinimizin değerlerine daha çok uyulsa, böyle şeyler olmaz” gibi cevaplar geliyor bana.

Yahu, din değerlerine nerede çok uyuluyorsa, bu olaylar orada daha çok oluyor!

NG: Doğru. Bazı Arap ülkelerinde olduğu gibi. Saklanıyor ama biliyoruz. Yasaklar kimseye yarar getirmiyor.

MK: Türbanın altında ise elbette çok güzel bir kadınlık ve muazzam bir dişilik var.

Aslında örtünen kadınların ne istediklerini ben bilemiyorum; hatta kendilerinin de bunu iyi bildiğini sanmıyorum. Bu bence korkunç bir şartlanmadır ve her şeye rağmen o başörtüsünün altında inanılmaz kompleksliler. Çok yaralılar ve ben onlara acıyorum.

NG: Kadın-erkek ilişkisi “çocukluktan itibaren normal” kabul edilmediği sürece pek bir şey değişemez bence.

MK: Doğru. Bu tip davranışlar küçük yaşta öğrenilir. Daha gençken kız-erkek rahatça bir elele tutuşsa; iki öpüşse; bekaret bir cinayet sebebi olmaktan çıksa; namus, günah, ayıp anlayışı değişse Türkiye’de cinayet sayısı yarıya düşer. Konuşulamayan ahlaksızlıkların sebebi aslında yasaklardır.

NG: Değişme umudu var mı?

MK: Muhalefetin tamamen evrensel ölçülerde ve muazzam örgütlenmesi lazım. Demokratın hası olmalılar.

Sosyologların ensest, oğlancılık, cinsel açlık, töre üzerine büyük araştırmalar yapmaları ve bu istatistikleri gözlerimizin önüne koymaları lazım.

Gerçekleri Türk halkının artık bilmesi lazım.

Türk halkına bir sürü lüzumsuz bilgi veriliyor ama asıl gerekli olanlar saklanıyor. Televizyonlarımızın halkımızı özel olarak aptallaştırmak istediğini düşünüyorum.

Muhalefet kadar, medyaya da büyük görev düşüyor. Bu ülkede medya da muhalefet partileri kadar suçlu. Reyting uğruna muazzam değerler feda ediliyor. Unutulmasın ki hayatta her şeyin bir bedeli vardır. Böyle giderse Türkiye bütün bu  havailiğin, vurdumduymazlığın er ya da geç kurbanı olacaktır.

“Destina” da yazdım:  Bu kavşak, cehalet tarafından elde tutulamayacak derecede önemli bir kavşaktır. Bu topraklarda, cahil olan yıkılır. 1056 yıl yaşamış olan Doğu Roma İmparatorluğu, Bizans bile yok olmuş.

NG: Stratejik topraklardayız…

MK: Hem de nasıl. Üzerinden enerji yollarının geçtiği; Rusya’nın sıcak denizlere açılabildiği; Karadeniz’in bir petrol yatağı olduğu. Vazgeçilemeyecek yerler.

Burayı cehalete bırakmazlar. Burayı Türklere zaten bırakmazlar; Müslümanlara ise hiç bırakmazlar.

Bu toprakları elde tutabilmek için çok akıllı, bilgili ve üst düzeyde bir uygarlık olmak lazım. Biz ise geri gidiyoruz. Doğu’ya bile değil; iyice Orta Doğu’ya döndük.

Atatürk’ün büyüklüğü şudur: Bu gerçeği görmüştü. Bu kavşağın çok büyük ve köklü bir bilgi birikimi ve kültür olmadan elde tutulamayacağını anlamıştı. O yüzden bizi Anadolu Medeniyetlerine bağlamaya çalıştı ve Avrupa’ya dönüp, “Ben de buralardanım; senin uygarlığını da ben kurdum” demek istedi.

Türkiye, Araplaştığı için bitecek.

Bir Yorum Yazın